Piyer kulübede esaret altındayken, insanın mutlu olmak için yaratıldığını, mutluluğun insanın içinde, doğal insani ihtiyaçlarının giderilmesinde olduğunu ve mutsuzluğun yokluktan değil bolluktan kaynaklandığını, aklıyla değil tüm varlığıyla, hayatın kendi içinde öğrenmişti; ama şimdi, üç haftalık bu yürüyüşten sonra yeni, teselli verici bir gerçeği dünyada korkulacak hiçbir şey olmadığını öğrenmişti. İnsanın mutlu ve tamamen özgür olabileceği bir durum olmadığı gibi mutsuz ve tutsak olabileceği bir durumun olmadığını da öğrenmişti. Acı çekmenin de, özgürlüğün de bir sınırı olduğunu ve bu sınırların birbirine çok yakın olduğunu öğrenmişti; kuş tüyü yatağında tüylerden biri rahatsız ettiği için acı çeken insanın, kendisinin o anda, nemli toprak üzerinde, bir yanı üşüyüp diğer yanı ısınarak uykuya dalarken çektiği acı gibi bir acı çektiğini öğrenmişti; ayağını sıkan balo ayakkabılarının verdiği acının, şimdi yara bere içindeki çıplak ayaklarıyla (ayakkabıları parçalanalı çok olmuştu) yürürken çektiği acıya benzediğini öğrenmişti. Karısıyla, kendi isteğiyle evlendiğini sandığı zaman, şu anda, bir ahırın içine kapatılmış halinden daha özgür olmadığını öğrenmişti. Sonraları büyük bir acı olarak adlandırdığı ama o anda neredeyse hiç hissetmediği şeylerden başlıcası, çıplak, derileri soyulmuş, kabuk bağlamış ayaklarıydı. (At eti lezzetli ve besleyiciydi, barutun içindeki, tuz niyetine kullandıkları güherçilenin tadı da güzeldi, hava da çok soğuk değildi, gündüz yürürlerken ılıktı, gece de kamp ateşleri vardı; vücudunu ısıran bitler hoş bir sıcaklık da veriyorlardı.) İlk zamanlarda katlanamadığı tek şey ayaklarıydı.
Yürüyüşün ikinci gününde, kamp ateşinin başında yaralarına bakan Piyer ayaklarının üzerine basmanın imkânsız olduğunu düşündü; ama herkes ayaklanınca o da