Rüveyda Fatıma SAĞLAM

Rüveyda Fatıma SAĞLAM
@RuveydaFatma1453
İstanbul'a sevdalı bir kız. Gezmeyi okumayı , araştırmayı , müzik dinlemeyi seviyorum. At vuruldu içim paramparça Rüveyda Gölgelerin ardına sakladım kusurumu Sen orada kayıtsızca gülümsüyor gibisin
Tüm vaktini alan konuya kendini aklıyla değil yüreğiyle, tüm benliğiyle verdikçe bu konu onun gözünde o kadar büyüyor ve kendi gücü de o kadar az ve yetersiz geliyordu ki tüm gücünü tek bir şey üzerinde yoğunlaştırdığı halde yapması gerekenlerin tamamını yetiştirip yapamıyordu. Kadın hakları, karı koca arasındaki ilişkiler, onların özgürlükleri ve hakları hakkındaki konuşmalar ve tartışmalar, bu konular henüz, şimdi olduğu gibi tartışılması gereken konular olarak adlandırılmasa bile o zaman da vardı; ama Nataşa bu konularla ilgilenmek şöyle dursun onları kesinlikle anlamıyordu. Bu konular, bugünkü gibi o zaman da sadece, evlilikte yalnızca eşlerin birbirinden alacağı zevki yani evliliğin aile olma anlamını değil başlangıç nedenini gören insanlar için vardı. Bu tartışmalar ve yemekten nasıl daha fazla zevk alınacağı türünden konuları andıran günümüz konuları, yemeğin amacının beslenmek, evliliğin amacının da aile olduğunu düşünen insanlar için bugün olduğu gibi o zaman da geçerli değildi. Yemeğin amacı vücudun beslenmesiyse bir öğünde iki öğünlük yemek yiyen bir kişi daha fazla zevk alabilir ama amaca ulaşamaz çünkü mide iki öğünlük yemeği sindirmez. Evliliğin amacı aileyse birden çok karısının ya da kocasının olmasını isteyen bir kişi daha fazla zevk alabilir ama böyle bir durumda aileye sahip olmayacaktır. Yemek yemenin amacı beslenme, evlenmenin amacı aileyse, bütün konu ancak midenin sindirebileceğinden fazlasını yememekle ve aile için gerekli eş sayısını aşmamakla çözüme kavuşur. Nataşa’ya koca gerekiyordu. Ona koca verildi. Koca da ona aile verdi. Ve daha iyi bir kocaya gerek görmediği gibi yüreğindeki tüm gücü bu kocaya ve aileye hizmet etmeye adadığından, başka türlü olabileceğini tasavvur edemiyor, tasavvur etmek hiç ilgisini çekmiyordu.
Sayfa 801 - Savaş ve Barış 2·Kitabı okudu
Reklam
"İnsanda kendini, ne kadar önemsiz görünürse görünsün sadece bir konuya adama becerisinin olduğu bilinir. Tüm dikkat verildiğinde önemi sınırsız ölçüde artacak önemsiz bir konu olmadığı da bilinir."
Sayfa 800 - Savaş ve Barış 2·Kitabı okudu
Biliyor musun," dedi Nataşa, "Sen İncil'i iyi bilirsin; orada Sonya'ya tam uyan bir bölüm var." Kontes Marya şaşkınlıkla, "Hangi bölüm?" diye sordu. "Olana verilecek, olmayandan alınacak;⁵ hatırlıyor musun? O, olmayan: Neden? Bilmiyorum; belki de bencil olmadığı için, bilmiyorum, ama ondan alınıyor, her şey alındı. Ona bazen dehşetle acıyorum; eskiden dehşetle Nicolas’nın onunla evlenmesini isterdim; ama bunun olmayacağını da hep sezmiştim. O, meyve vermeyen bir ağaç, hani bazı çilek ağaçları olur ya. Bazen ona acıyorum, bazen de onun bunu, aynı durumda olsak bizim hissedeceğimiz gibi hissetmediğini düşünüyorum." Dipnot ⁵ Matta 25:29, Çünkü kimde varsa, ona daha çok verilecek ve o bolluk içinde olacak. Ama kimde yoksa kendisinde olan da elinden alınacak. (ç.n.)
Sayfa 790 - Savaş ve Barış 2·Kitabı okudu
XV Yükler, esirler ve mareşalin eşyalarını taşıyan arabalar Şamşevo köyünde durdu. Herkes kamp ateşlerinin başına yığıldı. Piyer ateşin başına gitti, kızarmış at eti yedi, sırtını ateşe verip hemen uyudu. Borodino’dan sonra Mojaysk’ta uyuduğu gibi uyudu. Gerçek olaylar yine rüyalarla karıştı, birisi, kendisi ya da başka biri, ona yine bazı düşünceler, Mojaysk’takilere benzer şeyler söyledi. “Hayat her şeydir. Hayat Tanrı’dır. Her şey değişir ve hareket eder, bu hareket Tanrı’dır. Hayat var oldukça kutsal olanın bilincine varma zevki de var olacaktır. Hayatı sevmek Tanrı’yı sevmektir. Asıl zor ve kutsal olan hayatı acılarıyla, suçsuz yere çekilen acılarla sevmektir.” Piyer birden hatırladı: “Karatayev!” Aniden Piyer’in gözünün önüne bütün canlılığıyla, İsviçre’de coğrafya dersi aldığı yumuşak huylu, yaşlı öğretmen geldi. İhtiyar, “Dur bakalım,” dedi. Piyer’e küreyi işaret etti. Canlı, titreyen, boyutları olmayan bir küreydi. Kürenin yüzeyi aralarında hiç boşluk kalmayacak şekilde yan yana duran damlalardan oluşuyordu. Damlaların hepsi hareket ediyor, kâh birleşip tek damla haline geliyor, kâh bölünüp birkaç damla oluyorlardı. Her damla yayılmaya, mümkün olduğunca fazla yer kaplamaya çalışıyor, ama aynı şeyi yapmaya çalışan diğerleri de onu sıkıştırıyor, bazen yok ediyor, bazen onunla birleşiyorlardı.
Sayfa 667 - Savaş ve Barış 2·Kitabı okudu
Piyer kulübede esaret altındayken, insanın mutlu olmak için yaratıldığını, mutluluğun insanın içinde, doğal insani ihtiyaçlarının giderilmesinde olduğunu ve mutsuzluğun yokluktan değil bolluktan kaynaklandığını, aklıyla değil tüm varlığıyla, hayatın kendi içinde öğrenmişti; ama şimdi, üç haftalık bu yürüyüşten sonra yeni, teselli verici bir gerçeği dünyada korkulacak hiçbir şey olmadığını öğrenmişti. İnsanın mutlu ve tamamen özgür olabileceği bir durum olmadığı gibi mutsuz ve tutsak olabileceği bir durumun olmadığını da öğrenmişti. Acı çekmenin de, özgürlüğün de bir sınırı olduğunu ve bu sınırların birbirine çok yakın olduğunu öğrenmişti; kuş tüyü yatağında tüylerden biri rahatsız ettiği için acı çeken insanın, kendisinin o anda, nemli toprak üzerinde, bir yanı üşüyüp diğer yanı ısınarak uykuya dalarken çektiği acı gibi bir acı çektiğini öğrenmişti; ayağını sıkan balo ayakkabılarının verdiği acının, şimdi yara bere içindeki çıplak ayaklarıyla (ayakkabıları parçalanalı çok olmuştu) yürürken çektiği acıya benzediğini öğrenmişti. Karısıyla, kendi isteğiyle evlendiğini sandığı zaman, şu anda, bir ahırın içine kapatılmış halinden daha özgür olmadığını öğrenmişti. Sonraları büyük bir acı olarak adlandırdığı ama o anda neredeyse hiç hissetmediği şeylerden başlıcası, çıplak, derileri soyulmuş, kabuk bağlamış ayaklarıydı. (At eti lezzetli ve besleyiciydi, barutun içindeki, tuz niyetine kullandıkları güherçilenin tadı da güzeldi, hava da çok soğuk değildi, gündüz yürürlerken ılıktı, gece de kamp ateşleri vardı; vücudunu ısıran bitler hoş bir sıcaklık da veriyorlardı.) İlk zamanlarda katlanamadığı tek şey ayaklarıydı. ​Yürüyüşün ikinci gününde, kamp ateşinin başında yaralarına bakan Piyer ayaklarının üzerine basmanın imkânsız olduğunu düşündü; ama herkes ayaklanınca o da
Sayfa 660 - Savaş ve Barış 2·Kitabı okudu
Reklam