İşte böyle, yıllarca peşimi bırakmayan bu korkulu düş, hep engellenen ve hiç sonu gelmeyen bu İstanbul'a geri dönüş düşü - o düş bu kutsal yolculuğu gerçekleştirdiğimden beri bir daha görünmedi bana. Ve Doğu'dan yana yine her şey yatıştı anılarımda, geçip gitmeyi sürdüren yıllarla...
Bu düş kuşkusuz ordaki sevgili küçük hayaletin çağrısıydı, yanıt verdim ve düş yinelenmiyor artık...
Mermer mezar taşının dibinde, ordaki küçük bitkilerin en tazelerinden birini yanımda götürmek üzere seçiyorum; sonra mermer üstüne kabartmayla yazılı, pırıltısı yitmiş yaldız kaplı adını yine öpüyorum - ve atıma biniyorum, geriye dönüp bakıyorum uzaktan, yüksek İstanbul surlarının göz alabildiğine uzanıp gittiği yalnızlığın ortasında onu bir kez daha görmek için...
Zavallı küçük Aziyade, ona söylemesini bilmediğim, şimdi beni yakan ne çok şey var, yalnızca birkaç dakika için, son bir görüşme için onu bana geri verebilselerdi eğer, hemen söylerdim ona bunları, kendisini onun sandığından, hatta benim bile sandığımdan çok daha büyük bir sevecenlikle sevmiş olduğumu söylerdim ona, onu yitirmekten duyduğum pişmanlığın hiç sönmeyeceğini söylerdim, yaşadığım için, genç kaldığım için, hâlâ sevebildiğim için özür dilerdim ondan; bütün bunları söylerdim ona, sonra aşk dolu bir vedanın ardından yine uyusun diye toprağa bırakırdım onu!
Yine bir sessizlik oluyor, şakaklarımda düzenli hafif vuruşlar işitiyorum - hızla atan damarlarımın sesi bu. Sonra biraz boğuk, sert bir sesle o müthiş soruyu soruyorum:
- O öldü, öyle değil mi?