“Bu kararsızlık geçidini, şarlatanlık tapınağını, bu günah testisini, bu hile otlarının dikilmiş bulunduğu tarlayı, bu Cehennem’in giriş yerini, bu kurnazlıklar taşan sepeti, bu bala benzeyen zehri, ölümlüleri dünyaya bağlayan bu zinciri; kadını kim yarattı?”
Elinde kazma yerine küçük bir kalem tutan “gün görmemiş bir ten”le oturup sohbe te mi girişecekti şimdi? İşi vardı, konuşmaya tenezzül etmiyordu. Bir akşam bana, “Çalışırken benimle konuş ma, kırılabilirim,” demişti. “Kırılır mısın, Zorba? Neden?” “Yine nedenini soruyorsun, küçük bir çocuk gibi. Sana nasıl anlatayım? İşime teslim olmuşum, tepeden tırnağa gerilmişim, kendisiyle savaştığım taşa ya da kömüre ya da santura perçinlenmişim. Ansızın bana dokunur, be nimle konuşur da işimden akkorsan, kırılabilirim. Ama sen nereden anlayacaksın!”
“Bir insan öldükten sonra bir daha doğabilir mi?” diye sordu.
“Sanmam Zorba.”
“Ben de sanmam. Ama bir doğabilse, şimdi şu dedi ğimiz adamlar, şu hizmete yanaşmayanlar, asker kaçakları diyelim, dünyaya nasıl gelirler, bilir misin? Katır olarak!”