- Be anacağım. Sen de gelirsin pazarın bitimine. Sabahtan gelsen iyisini alırsın. Hem ucuz istersin hem de iyi.
Ninem gereksiz bir acele içinde,
-Niçin ucuz kötü olacak? derdi. Benim gül kokulu memleketimde her bir şey hem ucuz hem iyiydi. Biz zaten yapardık kendimiz bostancılık. Yetiştirdik her şeyi elceğizlerimizle.
<Gelmeyeydin, anacağım, buralara> derdi adam arkamızdan. Ninem çabuk çabuk yerleştirirdi aldıklarını zembile. Pırasa demetini de benim kollarıma sıkıştırırdı.
Belki iskeleye gelenler her gün aynı değildi. Ama, mutlu dalgınlıklarıyla, öylesine aynılaşmışlardı ki, onları sadece hava kararınca döndükleri yerlerinde ayırt edebilirlerdi. Daralmış omuzlarından artan, kayan giyimleri, kalınlaşmış derileri, bebeklerine yavaş yavaş mavi lekeler basmış gözleriyle, uyumlu bir kalabalıktılar.
Resim dersinin zili sevinç ve canlılık veriyordu. Katı değildi. Ciddiye alınmıyordu. Onda gülmek serbestti. Öğretmen mesafeli değildi. Maskesi yoktu. İlmin siyah perdesi altında gizlenmiş bir çıkarı yoktu. Sad, bizim öğretmenimizdi. Mütevazı ve saf bir insandı. Yaşı kırk yoktu. Hareketleri, onun biçareliğini ele veriyordu. Sadeliği, dilinin sürçmesine sebep oluyordu.