"Biliyor musun, tam sol köprücük kemiğinin oyuntusunda bir ben var. Öpeyim mi orayı?"
Elbette biliyordu Duygu. Kendini bildi bileli oradaydı o ben.
"Öpme. Deli deli de konuşma. Çekil şuradan."
"Çok saçma. Duygu gerçekten çok saçma."
"Neymiş o saçma olan?"
"Keşke seninle gitseydim. Seni gittiğin yerden kapıp götürseydim. Hiç kimse senin gibi yalansız bakmadı bana kıvırcık."
"Burak saçma olan ne? Cevap ver."
"Bir hırsıza aşık olmam tabii ki. Sence de çok saçma değil mi? Kalbimi de mi çaldın sen benim? Eğer öyleyse geri versene."
Geçmişe ait yakıcı duyguların, güzel olan anılara karşı ezici bir üstünlüğü vardı. Yapılan iyiliklerin ne ve ne kadar olduğu önemli değildi, tek bir kötü an, hepsini silmel için yeterli oluyordu.
İnsanoğlu var olduğu günden beri, bir ölümü bir de geleceği merak etmekten kendini hiç alamadı. İkisinde de onu neyin beklediğini bilmediği içindi merakı, oysa bu cahilliğin insanı mutlu ettiğini anlasa, geleceği öğrenmek, ölümü keifetmek için bu denli istekli olmazdı.