Sevgilisine giderken, üstündeki gündelik elbiselerini atan bir insan gibi fahişeliği, sokağı, meyhaneyi, jilet yaralarını, dövüşü, küfürleri, rezaleti üzerinden sıyırıp atıyor, başka bir kimlikle süsleniyor ve oraya öyle gidiyordu
- Yıldızların yıldız olmaları daha güzel, sadece ışık olmalar. Belediyenin nasıl fenerleri varsa, bunlar da Allah'ın fenerleri. Onları gökyüzünů süslemek için göğe takmış olmalı. Sen bilir misin abi, ben göge baktıkça ne hatırlarım?
-Bilmem Cevriye
- Kantocuların pullu elbiselerini hatırlarım. Ben kantocuların pullu elbiselerine bayılırım. Sen sevmez misin?
Evet, bu adamın kendisine telkin ettigi hislerin en kuvvetlisi utanç duygusuydu.
Onun, kendisinin hakiki hüviyetini öyle bir görmeyişi. öyle bir anlamayışı, daha dogrusu öyle bir görmezden, anlamazdan gelişi vardıki Cevriye senelerce hiç sıkılmadan, kötülüğünü fark etmeden taşıdığı sürtüklük hüviyetinin ağırlığını onun karşısında taşınmaz bir yük eziciliğiyle hissediyordu. Ve bu her şeyden sıyrılmak isteyen bir ruh hamlesiyle içindeki sade kana, ete ve asaba bağlı hisleri anlamasını istiyordu.
Cevriye hayatta kendisinin başka türlü olabilecegini, başka türlü telakki edilebileceğini, bir erkegin kendisiyle sırf en basit hayvani zevkleri tatminin dışında bir münasebet kurabileceğini hiç düşünmemişti. Çocukluğundan beri dilenci çocuk, köprüaltı çocuğu, sokak süprüntüsü, en adi fahişe, sürtük telakki edilmişti.