İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:
— Benim Ahmet’i gördünüz mü? diyor.
Hangi Ahmet’i? Yüz bin Ahmet’in hangisini?
Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:
— Bu tarafa gitmişti, diyor.
O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı, Bağdat’a mı?
Ahmet’ini buz mu, kum mu, su mu, iskorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmet’ini bir görsen, ona da soracaksın:
— Ahmet’imi gördün mü?
Hayır… Hiçbirimiz Ahmet’ini görmedik. Fakat Ahmet’in her şeyi gördü. En âlâsından cehennemi gördü.
Karargahın içinde: “Kudüs düştü!” sözü ölüm haberi gibi yayıldı. Daha şimdiden Beyrut’a, Şam’a, Halep’e gözyaşlarımızı hazırlamak lazımdı.
Artık yalnız Anadolu’yu ve İstanbul’u düşünüyorduk. İmparatorluğu, onun bütün rüyalarına ve hayallerine, Allahaısmarladık!
Nasıl tahammül ediyorsunuz? dedi. Türkler kadar bani bir milletin cami mimarisi, çeşme mimarisi, türbe mimarisi olur da ev, bahçe ve han mimarisi nasıl olmaz?
Şaka değil, İslam emperyalizmi yapıyoruz. Arap cenbiyeleriyle bağırsakları deşilerek, etleri çöl güneşinden kavrulmuş olanlar ! Sizler, ey Sarıkamış‘ın buzdağı üstünde donmuş olanların kardeşleri, siz hep, pomatlı yüz derisinin kapladığı boş bir kafanın içindeki bomboş bir hayalin kurbanları değil misiniz?