Bu kitap Said Halim Paşa'nın 1910 ila 1922 yılları arası yaşanan çalkantılı dönemde yazdığı makalelerden oluşuyor.
Said Halim, İslâmlıcılık akımının en önemli temsilcilerinden. Dolayısıyla Abdulhamid karşıtı bir meşrutiyetçi... Fakat meşrutiyetin ilanından iki yıl sonra bile beklenen gelişme gerçekleşmeyince Said Halim'in ıslahata dair düşünceleri kaleme dökülüyor.
Önce ülkedeki mevcut hastalığa deva olacağı düşünülen Batıcılık anlayışını yerden yere vuruyor. Zaten o dönemdeki akımların muteberlik ve mensubiyet bakımından en zayıf olanını çürütmek için argüman üretmekte pek zorlanmıyor yazar.
Said Halim'e göre Batı'nın derdine deva olan çözüm yollarını ithal edip kendi ülkemize uygulamak biyolojiyle antropolojinin aynı şey olduğunu iddia etmek gibidir. Bir siyahinin, bir Kızılderilinin ve bir Asyalının bacakları kırılmışsa bu üç kırığı tek bir cerrah aynı yöntemle ameliyat edebilir. Fakat Osmanlı'nın, Fransa'nın ve Cezayir'in geri kalmışlığını bir toplumbilimci, tek bir ıslahat yöntemiyle geliştiremez. Çünkü toplumlar biriciktiktir, sorunları biriciktir ve çözümleri de biricik olmalıdır.
Batı'ya şifa olan demokrasiyi bizim için çok tehlikeli görüyor. Batı halkının, kendilerini temsilen seçeceği tabakanın hâlihazırda ülke yönetimine vâkıf insanlar oldukları için, demokrasi onlar için makûl bir çözüm olurken; bizde ise halk kendisini temsilen, liyakatli gördüğü ağaları, beyleri, hocaları, papazları seçecektir. Ve bu da demokratik olarak(!) feodaliteyle yönetileceğimiz anlamına gelecektir.
Çözüm önerisi olarak ise Said Halim; biraz afaki, biraz ütopik bir tablo çiziyor: Devlet başkanını yönlendirecek olan danışmanlar, Osmanlı geleneğine ve dine bağlı fakat aynı zamanda milli ve dini kültürümüzü eleştirebilecek, yozlaştığımız yerde toplum yapısını sarsmayacak şekilde