Çok uzun bir yoldan, birbirimize geldik. Her zaman bunu yaptık. Büyük uzaklıkları, yılları, rastlantı uçurumlarını aşarak. Bu kadar uzaktan geldiği için artık kimse bizi ayıramaz. Hiçbir şey, hiçbir uzaklık, hiçbir zaman aralığı zaten aramızda olan uzaklığı, cinsiyetlerimizin uzaklığını, varlıklarımızın, akıllarımızın farklılığını aşamaz; bir bakışla, bir dokunuşla, dünyadaki en kolay şeyle, bir sözcükle üzerinde bir köprü kuruverdiğimiz o boşluğu, o uçurumu. Ne kadar uzak olduğuna bak uyurken. Ne kadar uzak olduğuna bak, her zaman ne kadar uzak olduğuna. Ama geri dönüyor, geri dönüyor, geri dönüyor...
“Baktım rüzgarsın sen,
Baktım çamaşır ipini zorluyorsun.
Hepimizin derdi güzel yaşlanmak sevgilim.
Baktım bir kitabın sayfalarını çeviriyorsun.
Ayağına terlik giy,
Bildiğimiz şeylerin taşında yalınayak geziyorsun.
Biz satranç oyuncusuyuz sevgilim.
Üzerimizde kara bir leke ,biz satranç oyuncusuyuz
İnanmıyoruz ceketlere düğmelere..
İnanmıyoruz takvimleri savurarak gelen geleceğe.
İşte yitirdik bütün taşlarımızı, darmadağınık oyun tahtası.
Bir tek şahımız duruyor sevgilim, o da evli, iki çocuk babası.
Kelimeler önümüze çıkıyor sevgilim.
Uykumuzu bölüyor buradan çocukluğumuza kadar..
Buradan çocukluğumuza kadar bir telaş!
İçi boş kuşları kovalıyoruz ve bir sebep arıyoruz
Herkese küsmek için.
Hemen o cumartesi buluyoruz, hemen o pazar.
Yaşamak çukur yerlere doluyor diyorlar..
Bu yüzden yıkıntıya dönüşse de yaşıyormuş insan.
Ama hep yıkıldığımız yeter sevgilim, biraz da kekik toplayalım.
Kıymetini bilmediğimiz şeyler var.
Yaşamak bir at gibi huysuzlanıyor kapımızda sevgilim.
Geçen günlere üzüldük tamam yola düşelim.
Düşünelim: başka günlerin duvarı daha sağlam!
Düşünelim: başka günlerin sokağı daha neşeli!