Mary Shelley’nin Frankenstein’ı yalnızca bir korku romanı değil, insanın bilgiye ve güce olan sınır tanımaz arzusu üzerine derin bir felsefi sorgulamadır. Canavarın fiziksel çirkinliği, toplumun önyargılarını simgelerken; onun reddedilişi, insanın yalnızlık ve kabul görme arzusunu yansıtır.
“Herkes ölünce ardında bir şeyler bırakmalı, derdi dedem. Bir çocuk, bir kitap, bir tablo, inşa edilmiş bir ev veya duvar, yapılmış bir çift ayakkabı. Bayağı ekilmiş bir bahçe. Elinin bir şekilde dokunduğu bir şey, öldüğünde ruhunun gideceği bir yer olsun diye; böylece insanlar ektiğin o ağaca veya çiçeğe baktığında, sen orada olursun.”
“Ölümün etkisinden hâlâ kurtulamadım. O öldüğü için kim bilir ne muhteşem oymalar asla yapılmadı, diye düşünürüm sık sık. Dünyada kim bilir kaç fıkra eksik ve dedemin elleri kim bilir kaç posta güvercinine dokunmadı. O Dünyayı biçimlendirdi. Dünyaya bir şeyler yaptı. Onun öldüğü gece, dünya 10 milyon iyi eylemden mahrum bırakıldı.”