Bundan şu sonucu çıkarabiliriz ki, bir insana, kendi benzerine ceza verebilme hakkının tanınması, topluluğun yaralarından biridir. Bu yara bir yandan o topluluktaki memleket sevgisini ve vatandaşlık duygusunu kemirirken, öte yandan önüne geçilmez bir düzensizliğin de sebebidir. Topluluk, celladı küçük görür, ama centilmen celladı değil.
Zulüm, bir alışkanlıktır, insanda bu alışkanlığın kökleşmesi, sonunda hastalık halini alması mümkündür. Sarsılmaz inancıma göre, en iyi bir insan bile alışkanlıkla, sanki bir hayvanmış gibi kabalaşıp o derece hımbıllaşabilir. Kanla, elindeki kudretle aklı başından gider. Hoyratlığı, ahlaksızlığı, içindeki kötülüğü büsbütün geliştirir. Aklı, duyguları asla doğal olmayan hareketleri doğal görür; sonunda bundan zevk almaya başlar. Böylece, bir zalimde hem insanlık hem de vatandaşlık tümüyle yok olmuştur. Artık onun yeniden şerefli bir insan olmasına, pişmanlık duyup eski hayata dönmesine hemen hemen imkân yoktur.
Hem sırası gelmişken şunu da söyleyeyim: Kaçmasına engel olmak için mi insanın ayaklarına prangalar takılır? Hiç de değil. Pranga sadece küçük düşürme aracı, bir ayıp, bedene de ruha da bir ağırlıktır. Bu böyle kabul edilmektedir. Yoksa tutukluların en acemisi, en beceriksizi bile çok uğraşmadan perçini eğe ile kesmeyi veya bir taş ile kesmeyi çok çabuk başarabilir.