Yazdığım şeylerin bir Zehirli Otlar Sözlüğü teşkil etmediğine inanageldim hep, tükene tükene çoğalan duyarlılığın bir süreğen ürünü olmadığıma inanageldim. Şimdi ne yapsam böcelenmiş zihnimin arazları tamamen yokolacak ya da ‘parlak ve korkunç’ bir yasa boğulacağım sanıyorum. Doğrusu kendimle neden bu kadar ilgiliyim bilmiyorum; kendime doğru attığım her adımın insanlara doğru son sürat bir koşunun hazırlığı olduğu düşüncesi günbegün daha doygun bir düşünce halini alıyor. Şiirin Roma ile olan ilişkisi sanatın siyasal mahiyetini kavramaktan geçer. İnsanlara dokunmaktan dem vuran bir hamle elbette bu çağda soğuk bir nazarla ölçülüp tartılacak. Şimdi düşünüyorum da makbul bir hayatım olagelseydi, kışkırtıcı bir uyumsuzluğu etimle kemiğimle yaşatmamış olsaydım bunca bungun insan arasında ve gergin şartlar sultasında daha mı iyi bir hayatım olacaktı? Gelgelelim bütün bu başıdiktutmalarıma karşın yoruldum, fakat hayatın tat alamayacağım kadar kekre, geçmişin bakamayacağım kadar koyu bir boşluk olduğu vehimlerini bugün de bir boşunalık sayıyorum.
Sana bu satırları sakinliğin hüküm sürdüğü bir kuşluk vakti, birçok düşüncenin muhasarası altında kendim olmaktan yılmış bir haletiruhiye ile yazıyorum. Halbuki seni kendime yakın bulduğum saatler sarahatin sustuğu, hafızanın uyuduğu bir gece vakti olmalıydı. Gelgelelim şu anın bir geceden farkı yok. Her şey uçsuzlaşmış, gördüğüm her satıh umarsız bir sanı gibi giderek bir kaygıya dönüşüyor. Renkler çürüyünce sözün hilekârlığına karşı zağlanmak da fayda etmiyor. Taşıdığım bu uraz sonsuzluğun alametlerine üzerli değil diye daha kaç sahtegil gerçeğin tuzağına düşeceğim; aklın tutkularına bu defa hangi sezginin bilgisiyle bileneceğim?
Ben de aynı kaygıların paydaşı değil miyim? Sanırım gözlerinde vandal itkilerin perdesi var, ne beni rüya kuran bir anlayışta bulabiliyorsun, ne de bakışlarını sözün gözüne yöneltebiliyorsun? Dilinin cüreti seni dilsiz bırakmış meğer, rüyasızlığının bedelini yüreğini susturarak ödüyorsun. Halbuki zihninin yoksunluğu yüreğini duymadıkça dinebilir mi; insan yüreğini duymadan neyi akledebilir?
Sözlerim seni yanıltmayacak; bununla birlikte sana umur bahşeden bir genişlik de kazandırmayacak. Sadece belli yönelişlerini haşlak birer savrulma olarak mı anlamalıyım, bunu sormak istiyorum; keza beklenmedik düşünsel manevralarını bir kendini arayış, birden tebellür eden tasarılarını sesini keşfetme uğraşı olarak mı algılamalıyım? Bu soruları sormaktaki maksadım akabinde senden bir cevap işitmek beklentisinden doğmuş değil. Salt sana vergi bir yazgıyı yaşamadığını, bu yazgıyı ‘bizim olan korku’nun soydaşlarıyla paylaştığını içindeki sorgularda uyandır istiyorum; ben burada yaşamak ağrısıyla sancırken beni umursadığın endişelerden kovmanı anlamıyorum.