''Eski Dünya bütün intellectuelle yönsemelerine karşın gerçeğin örtük (implicite) bir nitelik sahibi olduğunu bilen insanların dünyasıydı. Gerçeğe ancak bazı yerler ve zamanlar aşılarak varılabilirdi. Dolayısıyla yolculuk bilgininin bir parçası (hatta yöntemi) sayılıyordu. Eski Dünya'da yolculuk yalnızca insanın içine doğru ilerlemekle yaşanan mistik bir deneyim olarak değil, aynı zamanda somut seyahat olarak da hesaba katılmıştır. Bilgeler çoğu zaman gezgindir, doğayla doğrudan bir teması gerçeğe ulaşmakta kaçınılmaz sayan insanlardır. Bütün bunlar insanın varoluş çabasıyla bilginin kaynaşıklığını getirmiştir. Yeni Dünya ise gerçeğin belirtik (explicite) niteliğinden ötesini ilgi alanının dışına attı. Belirtik gerçeğin enine boyuna bilinmesi (erudition) önem kazandı. Böylece bilgi yazınsal (litteraire) ve yöntemli (metodique) bir kimlikle ortaya çıktığı durumlarda ancak bilgi sayılabildi. Oysa bu tür bir biçimsel bilgi gerçeğin yalnızca bir yanını aydınlatmaya yeterdi ve eğer bilgi olarak tekleştirilirse gerçeğin aydınlatmasını beklediğimiz yanını da çarpıtabilirdi. Çünkü insan zihni bilgi alanına giren her şeyi bir süreçler toplamı olarak değil, kendi başına anlam taşıyan varşeyler (entites) olaraktan tanır. Yani gaga, kanatlar, kuyruk, ayaklar ve benzeri birleşince ''kuş'' olmaz; bilgimiz bakımından ''kuş'' bütün parçalarından önce vardır. Yeni Dünya'da insan ve onun dışında bulunan arasındaki ilişki organizmalar arasında zorunlu dayanışma ilintisi olmaktan çıktı ve insan dünyayı tek yönlü olarak intellect aracılığıyla kavrama çabasına girişti.''
“Yaraların ışığın içeri girdiği yerdir. Seni acıtan, üzen, sende yara açan her şey aynı zamanda seni kutsar. Karanlık senin aydınlatıcı mumundur. Yıkımın olduğu yerde hazine bulunur. Yaralarından kaçma! Yaraların, ışığın içine nüfuz edeceği yerdir…”
Mevlânâ