Tanrı sessiz değildir, o bizimle mütemadiyen konuşur. Sadece biz nadiren duyarız. Kalbini yukarı kaldır da bak. Kalbin gözü var da kulakları yok mu sanıyorsun? Nasıl duyuyoruz inildeyen ruhları?
Dünyaya sana ait bir ses, bir renk, bir ezgi, bir eda, bir duruş, bir cümle bırak. Dünyaya sana ait bir yenilgi bırak. Senden başkasının kotaramayacağı kadar sana has bir düşüş, bir başarısızlık, bir yenilgi olsun. Aşağı doğru bir kavis. Oradan tüten bir anlam bırak. Koşmak zorunda değilsin, düşersen kalkmak zorunda değilsin. Düştüysen bir süre çayır çimenin tadını çıkar. Sana sürekli koşmanı söylüyorlar. Yarışmanı, birilerini arkada bırakmanı, ipi önce göğüslemeni bekliyorlar. Hep daha hızlı koşmanı istiyorlar. Bense sadece annenin çocukluğunda söylediği bir sözü hatırlayacağım: Koşma, düşersin!
Kahkaha ve kederin o gergin ipinde, bir cambaz gibi bir oraya bir buyaraya yalpa yapan ruhlar, oldum olası ilginç gelmiştir bana. Gülüyorum ama aslında ağlamalıyım. Ağlıyorum ama belki de gülmeliyim. Ani mevsim değişiklikleriyle, bulutların hızlı yer değiştirmeleriyle halden hale seğirten, kâh güneşli kâh yağmurlu vadilerde dolaşan, oradan oraya keklik gibi seken ele avuca sığmaz ruhlar.
Kendi değerlerimizin kıymetini bilirken, başka insanların düşüncelerine de saygı duyabiliriz. Ruhuna dokunduğunuz hiç kimse, size ebedi bir düşman olamaz. Çok mu zor? Ancak hoşgörüsüz insanlar yıkıcı duygularını yansıtacak bir düşmana ihtiyaç duyar. Açık zihinli olmak, kendimizi başkalarında görebilme yeteneği kadar,başkalarını kendi halleri içinde görebilmeyi de gerektirir.