Aklımız kadar kalbimizle,çıplak gözümüz kadar sezgilerimizle, mantığımız kadar vicdanımızla birlikte varlığın sınırlarını çözmek için bir yolculuğa çıkabiliriz.Sadrâ'nın dediği gibi bu yolculukta geçmiş arkanızda değil,ayaklarınızın altındadır.
Beş asırdan fazla bir süre Endülüs şehirleri gece karanlığında bir kandil gibi çevresini aydınlatmış, yüzlerce âlim,düşünür,sanatkâr,şair,yazar,mimar yetiştirmiş.Liyâkat söz konusu olduğunda dini ve etnik kimlikler bir kenara bırakılmış.
İnsanın yeryüzündeki hakikat ve adalet arayışına katılan herkese insanca muamele edilmiş ve önleri açılmış.
İnsana verilen en büyük emanet kendi varlığıdır.Akıl,ruh,kalp,duygular..
Bu emanetlere ne yaptın ?
Başkaları için yaşanmış hayatlar bizi biz yapmıyor.Kendimiz için yaşamak da egoizm demek değil.İnsan ancak yüksek değerlere teslim olduğu zaman gerçek manada özgür olabilir.
Sabredenler mi üstündür, şükredenler mi ? diye bir mesele vardır.
İbn Kayyım çok güzel bir yerde bırakır meseleyi: sabreden ya da şükreden iki hâlde de her şeyin yaratıcısı ile bağını muhafaza edebiliyorsa, o hâlin hakkını verebiliyorsa doğru yoldadır.