Sonsuz bir yere doğru savruluyordu dünya. Yerinde kalmakta direnen tek şey insanlardı. Hiç sarsılmayacağına garanti veren bir toprağa köklenmişlerdi. Kederli bir durağanlık içinde oldukları yere çivileniyor, toprakla birleşip çürüyecekleri günün gelmesini beklerken, bedenlerindeki uçucu yağlar atmosfere yayılıyor, sonunda tüm evreni kaplayan yıkıcı titreşimler açığa çıkıyordu.
Doğa, iyimser tesadüfleri mümkün kılmasına rağmen, felaketler konusunda ısrarcıdır. Onu görmezden geldiğimizde, anlamlı sandığımız hayatımızı rahatlıkla tarihe bir hiç olarak gömebilir. Gömü tamamlandığında artık yaşadığımız o "büyük" ömrün bir anlamı yoktur. Biz ve anlamlandıramadığımız her şey raslantısal karşılaşmalarla yok olmuştur. Karşılaşmalar, kaymalar ve sapmalardır sürekli olan. Biz değil.
Tüm insan duygularının başlangıcında bir çiçek vardır; soylu bir heyecandan doğan bir çiçektir bu ve mutluluğun anılarda kaldığı, şöhretin de bir yalandan başka bir şey olmadığının anlaşıldığı günlere dek yavaş yavaş solar.