Dikkatimizi, kendimize tamamen yabancı düşecek kadar, kendimizden uzaklaştırıyoruz, dışarıdan edindiğimiz mutluluk modellerine kavuşmak için her gün düz duvarlara tırmanıyor ve her gün batıyoruz çünkü muhtemelen o modeller kişiliğimize hiç olmayacak kadar uygunsuz düşüyor, ruhumuz kararıyor ve keyifsizlik dağıtır oluyoruz ve bu, ailemizin birliğini, dahil olduğumuz cemiyeti, işimizi yıkan olumsuz bir güç oluverir çünkü var olan bağı koparmakta, uyumu bozmaktadır; başkalarını, kendilerini değil de, bizi mutsuz etmiş bir alınyazısı yüzünden anlayış ve merhamet sözcükleri söylemek durumunda bırakmaktadır.
…
bizleri sosyal tecridin ıssız mekanlarına sürükleyebilecek ne vardır? Hayatımızı anlamsızlığın karanlık ve hareketsiz gölüne batıran ve hayat yollarımızı parçalayan, Kierkegaard’ın sözünü ettiği ölümcül hastalık; her türlü insani olanaklarımızı tüketen acımasız bir deneyimle sonuçlanan varlıksal bir mat olma; sessizlik içinde ve terk edilişlerle ilerleyen yaş; başkalarının kalbimizin yüksek sessizliğinde neler olup bittiğini dinlemek konusundaki yetersizliği; sevgi çölü; depresyona teğet geçen gölgeler…
En korkunç korku; en yaygın olan, orada burada mevcut olan, belirsiz, serbest, başıboş, akışkan olan, belli bir adresi ve net bir nedeni olmayan korkudur; bizi nedensizce izleyen, korkmamız gereken ve her yerde görülür gibi olan ama kendisini hiçbir zaman net bir şekilde ifşa etmeyen korkudur. “Korku” içinde bulunduğumuz belirsizliğe, tehdit karşısında ya da tehdidin seyrini durdurmak için, seyrini durdurmayı başaramıyorsak da hiç olmazsa onunla yüzleşmek için -yapabileceğimiz ya da yapamayacağımız bir şey olan- yapmamız gereken karşısındaki cehaletimize verdiğimiz addır.