Bana bakın, evim yok, vatanım yok, servetim yok, hizmetçilerim yok. Yerde uyurum. Ne karım, ne çocuklarım, ne kafamı sokacak bir barınağım var. Sadece toprak, gökyüzü ve bir de eski bir harmani. Ee, neyden mahrumum ki ben? Keder, korku işliyor mu bana? Özgür değil miyim şimdi ben?
Ben, der kinik, zenginlerin en zenginiyim çünkü dünya benim krallığım. Benim mülkiyetlerimin sınırı yok. Evim bütün evlerden çok daha büyük veya şöyle ifade edeyim, dilediğim kadar çok evim var benim. Kaya oyukları, dağlardaki mağaralar, hepsi benim. Kilerimde herkesinkinden çok yiyecek ve içecek var; ben pınarların suyuyla beslenirim.
Kalp ve toprak dışında bir enerji kaynağı daha vardır: manzaralar. Yürüyüşçüyü çağıran ve evinde hissettiren de budur: tepeler, renkler, ağaçlar... Tepelerin arasında kıvrılan patikanın büyüsü, sonbaharda lâl ve altın rengi örtülere bürünmüş üzüm bağlarının güzelliği, zeytin yapraklarının bulutsuz yaz göğünün altındaki gümüşi pırıltısı, birbirinden muntazam bir şekilde ayrılmış buzulların heybeti... Tüm bunlar destekler, taşır ve besler insanı.