Kendine Ait Bir Oda

İçinden geldiğim toplumsal sınıf ile başıma gelen şey arasında muğlak bir bağ kuruyordum. Bir işçi ve küçük esnaf ailesinin yüksek öğrenim gören ilk ferdi olarak fabrikadan ve tezgahtan sıyırmıştım. Ama ne lise diploması ne de edebiyat lisansı sefaletin bir alın yazısı olarak aktarılmasını ortadan kaldırmayı başarabilmişti; hamile kızın alın yazısı simgesel olarak alkoliğinkiyle aynıydı. Kendimi apış arasından kaptırmıştım ve içimde filizlenen şey, bir anlamda, toplumsal bozgundu.
Reklam
Ortadan kaldırmaya karar verdiğim şeyi adlandırmanın alemi yoktu.
Üniversite yurdunun tuvaletinde, aynı anda hem bir hayat hem de bir ölüm doğurmuştum.
Şimdi, idealar dünyası benim için erişilmez hale gelmişti ve bulantıya batmış bedenimle dibe doğru sürükleniyordum. Kimi zaman, bu dertten kurtulduktan sonra yeniden düşünebileceğimi umuyor, kimi zaman da entelektüel birikimimin dağılmaya başlamış sahte bir kurgu olduğunu düşünüyordum. Tezimi yazma konusunda acizliğim, bir bakıma, kürtaj yaptırma mecburiyetimden daha kaygı vericiydi.
“En güzel çocuklar hep aşk çocuklarıdır.” Berbat bir cümleydi.
Reklam