Küçük taşlar atıyorum suya
Biri üzüntüm, biri endişem, biri azabım
Sonra dilek geliyor yanıma
Belki de ben onun yanına gidiyorum
Dilek “Onları en uzağa at diyor”
Gücümün yetmediğini hissediyorum
Korkuyorum.
Uzağa atmaya çalışıyorum, çalışıyorum, çalışıyorum…
Ama bir yandan da bir şeyleri kaçırıyorum
Taşın oluşturduğu o eşsiz dalgalar…
Kocaman olup yayılıyorlar güzelim lagüne
O kadar davetkâr yayılıyorlar ki
Keşke bende yayılsam o sonsuzluğa
Balıkçı selam veriyor dalgalarıma
Ne de çok hikâye biriktirmiş
Yılların vermiş olduğu bir yorgunluk üzerinde
“Stresiniz yoksa gelin” diyor küçük tekneme
-Bu şiiri geçen gün gittiğim İnciraltı sahilinden esinlenerek yazdım. Sınıf arkadaşımla oturup taş attık suya. O kadar taş attık ki bir nevi terapi gibiydi. Aramızda geçen bazı diyaloglar, oradaki kedi(arkadaşım “Dilek” ismini vermişti.), balıkçı tekneleri ve tabii ki benim içsel karmaşam çok kısa süre içinde bu şiiri yazmam da vesile oldu.
Bazen, ara sıra her şeyin bir nevi nedeni olduğunu düşünürüm. Her şey sanki sihirli bir değnek gibi bir yerlere yerleşir. Hayatlar kesişir, bölünür, parçalanır ve biter gider… Ardından bir başkası gelir.
İnsanlar şehir gibiydi. Bazı kötü yönleri var diye bütün şehirden nefret etmezdiniz. Sevmediğiniz yanları, birkaç tane tehlikeli ara sokağı ve mahallesi olabilirdi ama bir şehri yaşanır kılan şey iyi yönleriydi.
Belki de halim yoktu. Belki hiçbir hayatımda halim yoktu. Yani, belki de ben böyle biriyimdir. Bir denizyıldızı bütün hayatlarda denizyıldızıdır. Denizyıldızının uzay mühendisi olduğu bir hayat yoktur.