Latîfî'nin dediği gibi kitap ken-zi lâ-yefnâdır, yani bitimsiz bir hazine; gül-i sad-berg-i fasl-ı nev-bahârdır, yani ilkbaharda açmış yüz yapraklı eşsiz bir gül; yâr-ı gam-küsârdır, yani bütün sıkıntıları def eden hakiki bir dost!
Divan şairlerinin değişmeyen, hiç de değişmeyecek insanî hallere, insanın zaaflarına, bu zaafların onu düşürdüğü perişanlığa, bu perişanlıkla çıkagelen bireysel ve toplumsal felaketlere dair olağanüstü dikkatleri; bugün ve hatta gelecekte de her zaman ihtiyacımız olan, olacak olan çok ince dikkatlerle örülmüş tespitleri vardır. Bu tespitlere bir kulak kesilebilsek, aslında hiç de kıymetini bilmediğimiz ne devasa hazineler üzerinde oturduğumuzu anlar ve "neden bunlardan bizi mahrum bıraktılar" diye ahu vah ederdik. "Ol mahiler ki derya içinde deryayı bilmezler" sözü sanki tam da bizim hali pürmelâlimizi ifade için söylenmiş gibidir. Ve sanki Montaigne şu hikmetli kelamını bizim için sarf etmişe benziyor: "Kendimiz sandığımızdan çok daha zenginiz; ama bizi oradan buradan alarak, dilenerek yaşamaya alıştırmışlar. Kendimizden çok başkalarından faydalanmaya zorlamışlar bizi."
Batı mitlerinde sürekli olarak tiranlara, otoriteye bir başkaldırı metaforlaştırılırken Doğu mitlerinde daha ziyade insanın öz gelişimi ve kendi dışındaki varlıklarla uyumu sorunu ele alınır. Batı mitlerinde sürekli örselenen, aşağılanan, tahkir edilen insanın kendini ispat çabası, varlığı değerli bir var olan olduğu iddiası çabası görülür. Varlığı isyana ve başkaldıraya bağlıdır. Doğu mitlerinde ise daha çok kendisiyle barışık insanın, bu barışıklığı derinleştirmesi anlatılırken, anlatılarda varlıkla barışık hale gelmek ve var ediciye karşı derin bir şükran hissi duymak ağır basmaktadır.