"Dağlarda ismini bilmediğim bir ot yetişir. Feride,insan,onu daima koklarsa bir zaman sonra kokusunu daha az duymaya başlar. Bunun ilacı,bir zaman kendini ondan mahrum etmektir. Hatta bazen -sırf o eski güzel kokuyu yeniden bulmak hırsıyla- herhangi bir kokuyu,mesela manasız sarı çiçeği yüzüne yaklaştırır.
Bu ot,güzel kokusu için bazen mihnete de uğrar. İnsanlar,onu parmaklarının arasında örseler,hırpalarlar. Feride,seni bu ızdırabdan derinleşmiş gözlerin,mahzun düşüncelerden yorulmuş güzel yüzünle ben,bu hırpalandıkça kokusu artan çiçeklere benzetiyorum."
" Çalıkuşu, bu dağlardan, yine gurbet kokusu almaya başlıyordu. Gurbet kokusu! Bu kokuyu bütün ruhuyla koklamayanlar için ne manasız bir söz! Hayalimde yollar, gittikçe incelip mahzunlaşan, bitip tükenmez gurbet yolları uzanıyor, kulağımda geçen arabaların o ince yanık sesli çıngırakları ağlıyordu.
Ne vakte kadar ya Rabbi, ne vakte kadar? Niçin? Hangi emele yetişmek için? "
"Üşümek mi? İnsanın içinde güneş yanarken üşümek mi? Bu akşam gökyüzü bana batıdan doğuya kadar dallarını uzatmış bir ağaç gibi göründü; yavaş yavaş sallandıkça, üstümüze beyaz çiçeklerini döken kocaman bir yasemin ağacı! "
"İnsan,yaşadığı yerlerde beraber bulunduğu insanlara görünmez ince tellerle bağlanırmış; ayrılık vaktinde bu bağlar gerilmeye, kopan keman telleri gibi acı sesler çıkarmaya başlar, her birinin gönlümüzden kopup ayrılması, bir ayrı sızı uyandırırmış. "