"Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler. Yeryüzü kıyamet günü bütünüyle O'nun elindedir. Gökler de O'nun kudretiyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından uzaktır, yücedir."
Allah Teâlâ'nın Vâhid oluşunun doğal sonucu, O'nu uluhiyette ve rububiyette birlemektir. O'nu uluhiyette birlemek demek, O'nun zatında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz olduğunu kabul etmek demektir. Rububiyette birlemek de bu inancın doğal sonucu olarak O'ndan başkasına kulluk etmemek, O'ndan başkasında tanrısal özellikler görerek el açmamak ve sığınmamaktır. Buna, ibadette tevhid veya amelî tevhid de denir. Uluhiyette tevhid, zihni bir fonksiyondur ve imanın teorik yanını oluşturur; rububiyette tevhid de kalbin ameli olup imanın gönül hoşluğuyla kabulünü teşkil eder. İman, bu ikisinin birleşmesinden meydana gelir. Amelî tevhid, kişinin kalbiyle Allah'ı sevmesi, davranışlarıyla bu sevgisini ispat etmesidir. Uluhiyette tevhid, insanın fikir hürriyetini; ibadette tevhid ise duygu hürriyetini sağlar.
"Ey Hakk'ı bulan kişi, sanma ki sen O'nu kendi elinde olan bir güçle buldun. O buldurmasa sen nasıl bulursun? Ve ey Hakk'ı bulamayan kişi, O kendisini sana buldurmadı sanma! Sen O'nu aramak için verilen gücü yanlış yerlerde tükettin!"
Bu iki isim Rabbimizin bütün kemal sıfatlarını kapsar. O'nun eksiksiz güç ve kudretini ve kendi dışındaki her şeyden müstağni oluşunu vurgular. Bu yüzden sufiler bu iki isimle Allah'tan yardım dileyenin sanki O'na bütün isim ve sıfatlarıyla dua etmiş gibi olacağını söylemişlerdir. Bunu Efendimizin dualarında da görmek mümkündür.