Ormanın içinde zaman başka türlü ilerler. Şehirlerin aceleci saatleri burada hükmünü yitirir; yerini, derenin taşlara çarpa çarpa anlattığı eski masallara bırakır. Bir fincan kahve, avuçların arasında usulca ısınırken, açık duran kitabın sayfaları rüzgârla konuşur. İnsan, kalabalıkların ortasında değil de böylesi bir sessizliğin kıyısında fark eder kendini.
Yalnızlık, çoğu zaman yanlış anlaşılmış bir misafirdir. Oysa bazı yalnızlıklar, eksilmek değil; kendi sesini yeniden duyabilmektir. Kimsenin senden bir şey beklemediği, hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığın o anlarda, içindeki dağınık cümleler yavaş yavaş yerini bulur. Dere akar, kahve soğur, güneş ağaçların arasından çekilir; fakat insanın içinde uzun zamandır susmuş olan bir taraf, ilk kez konuşmaya cesaret eder.
Belki de huzur, büyük mutlulukların gürültüsünde değil; birkaç sayfalık bir kitapta, yosun kokan bir patikada ve suyun hiç yorulmadan sürdürdüğü yolculukta saklıdır. Çünkü bazı günler dünyadan kaçmak için değil, kendine dönebilmek için sessizliği seçersin. Ve anlarsın ki insanın en uzun yolculuğu, kendi içine yaptığı yolculuktur.
Bazı insanlar, en umutsuz durumlarda bile başka bir insanı incitmemek için ellerinden geleni yaparken, bazıları da sanki bir sineği kovalıyormuş gibi bir rahatlıkla acı çektirebiliyorlardı başkalarına..
"Şimdi beni dinlemelisin. Her ne olursa olsun, git suya anlat.Bütün acıyı ve korkuyu alıp götürür su. Akan bir dere bulamasan bile, kendi içinde de su olduğunu hatırla. Sen de sudan yaratıldın."