İçinde bir yer var ki, ne adını bilirsin ne de yolunu. Orası, gülün kokusunu duymadan baharı anlayan yerin. İnsan bazen gülmezken de gül bahçesindedir. Bazen konuşmazken de en uzun duayı orada okur.
Bir gün gönlüne ince bir sızı gelir. Sebebini akıl arar, bulamaz. Çünkü akıl, kandilin camıdır. Işık ise başka yerden iner. Sen camı parlatırsın, ışık yine de geldiği yerden gelir. İşte o an anlarsın ki, kalbinde bir misafir var. Ayak sesi yoktur. Yine de bütün eşyayı yerinden oynatır. Senden bir şey istemez. Fakat senden seni ister.
Kimi vakit bir söz işitirsin, sıradan sanırsın. Sonra o söz, gece boyunca içinden yürür. Bir kıvılcım gibi dolaşır. Bütün karanlık odaları yakmadan aydınlatır. Ve sabaha karşı, yastığının kenarında bir hakikat bulursun. Ağlamak değildir o. Ağlamaktan daha eski bir şeydir. Ruhun, uzun zamandır unuttuğu bir ismi hatırlamasıdır.
Sanma ki derdin düşmandır. Dert, kapıyı çalan elçidir. Kalbin surlarını yıkmaya gelmez. Surların ardındaki sarayı hatırlatmaya gelir. Çünkü sen, kendini sadece aynadaki yüz zannedince daralırsın. Oysa yüz, suya düşen bir gölgedir. Asıl sen, secdenin toprağına yakın olan yerdesin. Toprak alçaktır ama sırların eşiğidir. Kibir yüksek görünür. Fakat yüksekliğin rüzgârı çoktur, insanı savurur.
Bazen gönül, bir kuş gibi çırpınır. Kendini göğe vurur, yine de kafesine döner. O kuşun kafesi günah değildir yalnız. Kafes, alışkanlıktır. Kafes, ben diye diye kalınlaşan perdedir. İnsan en çok kendine alışınca kaybolur. Sonra bir gün, hiç beklemediği bir anda, küçük bir iyilik görür. Bir bakış, bir dua, bir lokma ekmek, bir selâm. Ve kalbinde bir perde yırtılır. İşte hayret budur. Hayret, kapının aralanmasıdır. İçeri giren, senin unutulmuş genişliğindir.
Sen zannetme ki yol uzak. Uzak olan yol değil, bakıştır. Bakış doğru olunca, bir