Fütuhatı Mekkiyye bir kitap gibi değil, insanın içine açılan uzun bir kapı koridoru gibi duruyor, her sayfa sanki kalbinin bir perdesini aralayıp seni hem kendine hem de Hakikate biraz daha yaklaştırıyor. İbn Arabi burada bilgi anlatmıyor sadece, bakışı terbiye ediyor, çünkü bu metnin asıl meselesi neyi bildiğin değil nasıl gördüğün. Mekke denilen yerin taşını toprağını değil, kalbin Kabe oluşunu dolaştırıyor insana, bir bölümde varlığın inceliğini eline veriyor, başka bir bölümde senin sandığın benliğin ne kadar gölge olduğunu sezdiriyor, bazen öyle cümleler geliyor ki okurken akıl duruyor ama içte bir ferahlık başlıyor, sanki anlama değil teslim olmaya çağırıyor. Kolay okunmuyor, hatta bazen okunmuyor da insanı okuyor, acele edince kapanan bir kapı gibi, sabırla oturunca açılan bir menzil gibi, o yüzden en güzel okuma hali yavaş yavaş, biraz susarak, biraz dua ederek, bazen aynı paragrafı günlerce taşımayı göze alarak oluyor. Fütühatın en etkileyici yanı şu, seni yüceltmiyor, kırıyor da atmıyor, kırıp inceltiyor, inceltip genişletiyor, ve insanın içindeki kibri bir iğne ucu kadar bile bırakmadan, merhameti daha büyük bir gök gibi büyütüyor. Bitirdiğinde ben okudum diyemiyorsun, daha çok bana bir şeyler açıldı diyorsun, işte adı da oradan geliyor gibi, fütuhat, açılışlar, kalbe gelen ansızın bir aydınlık, ve bu aydınlık gösterişli değil, insanı hayata daha nazik daha dikkatli daha edepli bağlayan türden bir ışık.