Selman Akalan

Selman Akalan
@Sesosaaa
Hayatı seviyor musun? -Öyleyse zamanı çarçur etme, çünkü hayat ondan ibarettir. Sen zamanını boşa harcarsan gün gelir zaman seni harcar! En ağır silleleri vursa da kader, Ezilir belki ama eğilmez başım. (JACK LONDON)
Kendini iyi sunmak. – İyi çalmasını bilmek yetmez, kendini iyi sunmak da gerekir. En iyi ustanın elindeki bir keman, mekân fazla büyükse sadece bir gıcırtı sesi çıkarır. Bu durumda usta çaylakla karıştırılabilir
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Ölümün içindeki ölümsüzlüğün hissiyle hissizleştim
İmp
Zanaatın ciddiyeti. – Yetenekte, doğuştan gelen kabiliyetlerden söz edip durmayın! Pek yetenekli olmayan her türden büyük adam sayabiliriz! Ama onların farkında olan hiç kimsenin, eksikliklerinden söz etmekten hoşlanmadığı nitelikler sayesinde: büyük oldular, (denildiği gibi) dâhi” oldular, bu adamların hepsinde de büyük bir bütün yapmaya girişmeden önce parçaları mükemmel yapmayı öğrenen, mahir zanaatçı-ciddiyeti vardı: hiç acele etmezlerdi bunun için, çünkü göz kamaştırıcı bir bütünün etkisinden çok, küçük, ikincil olanı iyi yapmaktan daha büyük bir zevk alırlardı. Örneğin iyi bir öykücü olmanın reçetesi kolaylıkla verilebilir, ama bunu uygulamak “Bende yeterince kabiliyet yok” denildiğinde görmezden gelinen nitelikleri gerektirir. Öyküler için hiçbiri iki sayfadan uzun olmayan yüzden fazla taslak yazmalı, ama öyle kolay anlaşılmalı ki bunlar, içlerindeki hiçbir sözcük gereksiz olmamalı; en özlü, en etkili biçimini buluncaya kadar her gün anekdotlar yazmalı, insan tiplerini ve karakterlerini toplamaktan ve betimlemekten yorulmamalı; her şeyden önce olabildiğince sık anlatmalı ve anlatılanları dinlemeli, öteki kişilerin üzerindeki etkiyi anlamak için dört açmalı gözünü ve kulağını; bir manzara ressamı ve kostüm tasarımcısı gibi gezmeli, tek tek bilimlerde, iyi serimlendiğinde sanatsal etkiler yapan ne varsa özetlemeli, son olarak da insan eylemlerinin güdüleri hakkında düşünmeli, bu konuda öğretilen en küçük bilgiyi bile küçümsememeli, gece gündüz bu gibi şeylerin koleksiyoncusu olmalı. Bu çok yönlü alıştırmayla birkaç on yıl geçirmeli: sonra atölyede yaratılan artık gün ışığına da çıkabilir. – Peki çoğu nasıl yapıyor bunu? Parçadan değil, bütünden başlıyorlar. Belki bir kez iyi bir hamle yapıyorlar, dikkat çekiyorlar ve ondan sonra hep daha kötü hamleler yapıyorlar
Deha tapınısı kibirdendir. – Kendimiz için iyi düşündüğümüz halde, Rafael’in bir tablosunun taslağını ya da bir Shakespeare oyunundaki gibi bir sahneyi yapabileceğimize ihtimal veremediğimiz için, böyle bir şeyi yapabilmenin son derece mucizevî olduğuna, çok ender bir rastlantı olduğuna, ya da daha dindar duygulara sahipsek, yukarıdan gelen bir lütuf olduğuna ikna ederiz kendimizi. Böylece kibrimiz, kendini beğenmişliğimiz dehaya tapınmayı teşvik eder: çünkü ancak deha bizden çok uzakta yer alan bir mucize olarak düşünüldüğünde incitmez (kıskançlık nedir bilmeyen Goethe bile, Shakespeare’i en yüksekteki yıldızı olarak tanımlamıştı; bu noktada şu dize anımsanabilir: “Yıldızlar özlenmez”). Ne ki, kibrimizin gizli kışkırtmaları bir yana, dehanın etkinliği mekanik alanındaki bir mucidin, astronomi ya da tarih bilgininin, bir taktik ustasının etkinliğinden temelde farklı bir şey değildir kesinlikle. Düşünceleri tek bir doğrultuda çalışan, malzeme olarak her şeyden yararlanan, kendilerinin ve başkalarının iç yaşamlarına her zaman heyecanla bakan, her yerde örnekler, çekicilikler bulan, araçlarını birleştirmekten yorulmayan insanları gözümüzün önüne getirdiğimizde tüm bu etkinlikler kendiliğinden açıklanır. Dehanın yaptığı da önce taşları dizmeyi, sonra inşa etmeyi öğrenmekten, her zaman malzeme arayıp her zaman malzemesini yeniden biçimlendirmekten başka bir şey değildir. Sadece dehanın değil, insanların her etkinliği hayran olunacak denli karmaşıktır: ama hiçbirisi bir “mucize” değildir. – Peki, nerden geliyor bu dehaların sadece sanatçılar, hatipler ve filozoflar arasında bulunduğu, sadece onların “sezgi” sahibi oldukları inancı? (Böylelikle onlara, doğrudan doğruya “varlık”ın içine baktıkları bir tür mucizevî gözlük atfediliyor!) İnsanlar açıkça büyük zihnin etkilerini en
Güzel sanatlar, karakterleri deride göstermek ister; sözlü sanatlar ise aynı amaçla konuşur, karakteri seslerde resmeder. Sanat, insanın kendi (bedende ve karakterdeki) iç dünyası hakkındaki doğal bilgisizliğinden yola çıkar: fizikçilere ve filozoflara göre değildir.