Yüzü ter içinde kalmıştı, bakışlarına panik ve çaresizlik vardı. “Alina...”
Sonra gözleri –zeki, ela gözleri– karardı.
“Nikolai?” diye fısıldadım.
Nikolai, Karanlıklar Efendisi’ni rezil etmişti. Şimdi de Karanlıklar Efendisi kibar, zeki ve asil prensimi alıp onu bir canavara dönüştürmüştü. Ölüm, Nikolai için bir lütuf olurdu.
Zamanla mutlu olabilirdik. İnsanlar her güne âşık oluyordu. Belki de aşk bir batıl inançtı, yalnızlık gerçeğini kendimizden uzak tutmak için ettiğimiz bir dua. Başımı geriye yatırdım. Yıldızlar birbirine yakın görünüyordu ama aslında aralarında milyonlarca kilometre mesafe vardı. En nihayetinde belki de aşk inanılmaz parlak ve asla ulaşamayacağınız bir şey özlem duymaktı.
Merdivenlerde Genya'nın elini yakaladım. “Ne fısıldadın? Kral’ın kulağına?”
“Na razrusha’ya. E’ya razrushost.” dedi. Ben mahvolan değilim, mahvedenim.
Kaşlarımı kaldırdım. “Hatırlat da seninle ters düşmeyelim.”
"Tatlım,” dedi, yara izli yanaklarını sırayla bana dönerek, “Düz tarafım kalmadı ki zaten.” Sesi neşeliydi ama hüzün de vardı. Kalan tek gözüyle bana göz kırpıp merdivenlerde gözden kayboldu.