İlerlemek zorunda olduğumuz bu yolu temizlemek için yıllarca uğraşıp adımlarımızı yavaşlatmak boşunaydı zannımca çünkü hepimizin yönü dünyanın sonuna kadardı. Dünyamızın sonuna kadar, belki.
Neden uğraşıyorduk ki? Çiçekli yollarda cennetimizi kucaklamak için?
Köprünün diğer yanında cehennem sıcak kollarını bize açmışken... Üstelik çiçeklere bile gerek yokken.
Yaşamak kolay değildi, nefes almak kolaydı.
Nefes almak, nefes vermek... Sonra? Bir daha nefes almak ister miydin?
Bunun için bir nedenin var mıydı?
Benim yoktu.
Okyanusun ta kendisi bu kadar derinse, kendini kendi derinliklerinde tek bir hatayla boğabilirdi.
Pars Kalkavan da boğulabilirdi.
Kendi gözlerinde. Yeterince iyi bir hata yaparsa.
Yarın yeniden doğsam, yapacağım ilk iş kimseden yardım almadan kendi evimi inşaat etmek olurdu. Muhtemelen. Sahilde koşuşturmak için kumsalın önüne iliştirirdim hemen. Kapısı da olmazdı, penceresi de. Böylece kimseyi ardında bırakmazdı, kimse kapısından çıkıp da sonsuza kadar kaybolamazdı.
Kimseyi kör etmezdi evin karanlığı. Odaların çatısı da olmazdı, ruhumun çalanı da.
Bedeni ışığından mahrum bırakan Güneş; Ay'ın parıltısının altında azad ediyordu bu şehirde. Etini kemiğinden sıyırmıyordu ama kemiklerini kırıp etine karıştırıyordu işte.