Ölüm bir dil meselesidir aynı zamanda. "Öldü" kelimesi kısa ve vurucudur. Son nefesin "d" si ve feryat dolu o son "ü" hayatın alfabesindeki son harflerdir. Son seslinin üzerine düşen vurgu, ki o artık sesli bile değildir, son çiviyi çakar ve umuda yer bırakmaz.
Bu son günlerde gözüme takılan her şey bana bir tür işaret gibi geliyor. Bana öyle geliyor elbette. Bu kaderci okuma eğilimi, kaderimizde yazılanlardan ziyade o ânın kaçınılmazlığından kaynaklanıyor. Kuantum dolaşıklığıyla ilgili şu Dirac denklemine rastlıyorum. Onu kendime tercüme ediyorum: Çok yoğun ve yakın bir etkileşim içinde olan, varlıklarını birlikte sürdüren iki sistem birbirinden ayrıldığında, ya da ayrılmaya zorlandığında, aralarındaki özel bağ devam eder. Ve eğer sistemlerden birinde bir şey olursa, diğeri binlerce kilometre uzakta olsa bile, aynı ve ye benzer bir şey onda da gerçekleşir. Olağanüstü durumlar için, ölüm ve ayrılıklar için bir teselli.
Babam tüm televizyon haberlerini seyrediyor ve gazete okuyor, heyecanlanıyor, kızıyor. Bu dünyadan ayrılmak üzere olanlar neden hâlâ onun haberlerini takip eder ki? Zaten yokuş aşağı sürüklenen bir dünyadan ayrılıyorum, dolayısıyla neden üzüleyim ki, deyip kendilerini rahatlatmak için mi? (Haberler ise gerçekten kıyamet gibi, kişisel kıyametlerimizle tam uyum içinde.) Yoksa bu dünyanın son dakikalarını, bilhassa hayatı oluşturan gündelik olayları, dünya dokusunu, küçük ayrıntılarını mı yaşamak istiyorlar? Ya da belki sadece, acıdan buruşmuş yüzleri görünmesin diye sayfaların arkasına saklanıyorlardır.