Ben onu tanırım. Bir göz kırpışından, bir nefes alışından, kelimeleri birbirine katıp karıştırmasından tanırım. Kaçtığı zamanlarda bile yakalanmak isteyen gözlerini bilirim. Titreyen sesini, birbirine dolaşan kelimelerini, saçmalayışını. . . Hepsini. Belleğim boş durmaz, onu her yeniden gördüğümde unuttuğumu sandığım bir yanını usulca koyar önüme..
Kapı çaldı. Gelen Tahir'di.
" Tahir... " Ben aval aval ona bakarken o bana başka türlü baktı. Başka türlü derken... Karşısına aniden ayıcıklı pijama, çizgi film karakterli maske ve parlak rujla çıkan birine nasıl bakılırsa öyle...
" Merhaba Melek bana söylemek istediğin bir şey var mı?
" Şey ne gibi mesela?
" Kırk bin şuan nerede, Melek?"
"Şey... kendileri şuan dudaklarımda, Tahirciğim."
" Ayrıca kırk değil, otuz dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz lira."
" Anlıyorum. Bir şeyi merak ediyorum. Seni otuz dokuz bin dokuz yüz doksan dokuzda durduran ne oldu?" Diye sordu.
"Ne olacak canım, kart limitinin bitmesi..."
" Senin şu tim, " dedim başımla karakolu işaret ederek. " Neden o soruyu sordular?"
" Hangi soru?"
" Şerif Ali' nin sorusundan bahsediyorum." Başını omzuna eğdi, bakışlarındaki eğlenen ifade artık daha yakınımdaydı. " Benimle oynama!" Diye kaş çattım.
"Biliyorsun hangi soru olduğunu!"
"Hayır" dedi.
" İlla bir cevap arıyorsan öncelikle soru sormalısın."
" Sizden aldığım izinle, hazır Güldane anne yokken bol bol ilk adıyla andım kendisini..." diye soruyu aynı şekilde ilettim. Gözlerindeki eğlenen ifadesi kaybolup gitti.
" Çünkü seni biliyor" dedi. " Herşeyi biliyor."
" Eğer senin o olduğunu öğrenirse kalbini kırar. Kalbin... dedi yavaşça " Onu korumak zorundayım. Tıpkı seni korumak zorunda olduğum gibi, Öğretmen Hanım."
Birbirine hapsolmuş zincirler gibiyiz; Yalnızca birbirini çeken iki mıknatıs. . . Zaman geçer, yollar ayrılır. Ama ne kadar uzağa gidersen git, yine bulurum. Yine çeker alırım seni.