Harcanmış Bir Kurgu…
Konu ve fikir bakımından ne kadar hayran olsam da maalesef yazar bu fikrin hakkını verememiş. Kısaca konusundan bahsedecek olursam:
Joan bu hikâyenin canavarı ve bunu, Londra’daki tuhaf ailesinin yanına gönderildiği bir yaz tatilinde öğreniyor. Başta her şey sıradan ve keyifli ilerlerken, yaşadığı bir olayla ailesinin gizli güçlere sahip canavarlar olduğunu, âşık olduğu çocuk Nick’in ise onları yok etmeye kararlı bir canavar avcısı olduğunu fark ediyor.
Ailesi Nick tarafından öldürüldüğünde Joan’ın önünde tek bir seçenek kalıyor: Hayatta kalmak ve ailesini kurtarabilmek için canavar tarafını kabullenmek. Bu süreçte, kendi ailesinden nefret eden düşman bir soyun varisi Aaron Oliver’la istemeden iş birliği yapmak zorunda kalıyor. Çünkü bu hikâyede Joan, kurtarılmayı bekleyen biri değil; kahraman hiç değil, canavarın ta kendisi.
Başta da söylediğim gibi, kitap bize ezbere bildiğimiz kahraman–canavar ikilisini bu kez canavar tarafının gözünden anlatıyor. Bu bakış açısını okuyacak olmak beni gerçekten çok heyecanlandırmıştı. Özellikle bu kitapta canavarların zaman yolculuğu yaptığını ve bu yolculuğu gerçekleştirebilmek için insanlardan zaman çaldıklarını öğrenince “tamam, harika bir kurgu bizi bekliyor” demiştim.
Ama yazar ne yazık ki bu güçlü fikrin yazım kısmında sınıfta kalıyor. Heyecanla okuduğum ilk 100 sayfa, yerini bıkkınlıkla ve bitsin diye okuduğum son 100 sayfaya bıraktı.
Kitapta kesinlikle ama kesinlikle bir duygusal derinlik yok. Olaylar oluyor ve biz bu olayları dümdüz okuyoruz. Çünkü yazar, hiçbir duyguyu okura geçiremiyor. O an karakterin ne hissettiğini bilsek bile, bu duygular kitapta yalnızca bir iki sahne sürüyor ve hemen bitiyor.
Beni en çok rahatsız eden diğer bir nokta ise tasvirlerin yetersizliği. Karakterler bir şeyler