Babam…
Bu sana ilk yazışım, işci ellerini saçlarıma sürdüğün ilk andan başlamak üzere içimi saran bu dünya saadeti, şimdi de parmak uçlarımın titreyen heyecanını kirlenmiş diger bütün kalp çarpıntılarımdan ayıklar gibi…
Şimdi içeride uyuyorsun, belki sabah nöbete geç kalmasın diye saati kısa aralıklarla uyanıp,süzüyorsun… Merve’nin okulu için telaş ediyor ,Salih’in öğlen tatillerini heyecanla bekliyorsun.Bizim gece yarılarımıza denk gelen o saatlerde dünyanın öbür ucundan sana coşkulu bir sesle verdiği havadisleri gururla dinliyorsun...
Ne çok bekliyorsun baba, ne çok sabrediyorsun. Ben daha kendi boşluklarımı hayatın girdaplarından kurtaramamışken, sen bunca hayatın başında nasıl böyle huzurla bekliyorsun.Günün her saatinde başka bir kırılışa nasıl dallarında yer buluyorsun?..
Şükrün öylesine sadık ki kendine, hayranlığımı anlatacak kelimeleri ziyan etmekten korkuyorum. Bundan yıllar önce bizden beklediklerin bundan çok farklıydı ya da tam düşündüğün gibi bir hayatın baş kahramanı olmana cok az bir zaman kaldı. Çalıstığın uzak diyarlardan geldiğin zamanları anımsarken, bulduğum şeyleri böylesine sarıp sarmalama güdüsünü bana aşılayanın bu olduğunu düşünmeden edemiyorum. Yorgun omuzlarından okulda aldığım ilk simitin bile nasiplendigini, tadının başkalarının yediği nefis kahvaltılardan çok daha lezzetli ve unutulmaz olduğunu anımsıyorum.Demek ki insan yıllar sonra kalemi eline aldığında ilk anlatacağı şey acılarından ziyade özlemleri oluyormuş...
Cok özlüyordum seni... Bana armağan ettiğin iki oda bir salon sonsuzluğu içime bugün bile sığdıramayışım bundan belki. Ferah salonlarda ve şık koltuklarda, o dolu dizgin yılların yaşanılası buğusu yok artık. Ne de mükellef sofralarda, eski kış gecelerinde, fırından yeni çıkmış papateslerin o nefis kokusu duyulmakta. Sanki