"Ben böyleyim!" demek kadar korkunç bir söz yoktu. Ama ben hep öyle söylemiştim, karşımda yaptıklarımın, düşündüklerimin doğru olmadığını söyleyen ve beni seven insanlara. Ben böyleyim. Değişemeyeceğime inanmak o kadar kolaydı ki! Yokuş aşağı inmek kadar zevklisi yoktur. Hele tırmananlarla, her yükseldikleri bir kaç santimde kilolarca ter dökenlerle alay etmek ne kadar da rahatlatırdı ruhumu! Zayıf olduğum için kötüydüm. Tırmanamadığım için normal olmadığımı kabul ettirmeye çalışıyordum. Çünkü tesadüfen keşfetmiştim düşünmeyi. Ve konuşmayı. Dolayısıyla bu yolla birçok insanı, aklımın hasta olduğuna inandırmıştım, benden başarılar beklememeleri için. Ama dünyanın en sıradan insanı kadar normaldim aslında. Yalan söylüyordum herkese. Hepsi bu.
Ve sonra inandım bir gün bütün yalanlarıma. O kadar inandım ki zihnimi öldürmeye karar verdim. Her zaman için en çok sevdiğim söz, "Hiçbir şey için geç değildir!" cümlesi olmuştur. Bunu kendime tekrarlayarak, kaçırdığımı tahmin ettiğim vagonların asla bitmeyeceğine inanmaya çalışırdım. Oysa, artık rahatlıkla diyebilirim ki her şey için çok geç! Benim gibi, ruhu ve aklı iltihaplarla dolu bir adamın yapması gereken en doğru iş zihnini öldürmesidir. Hem zaten okullarda öğretilen bir doğa kanununa boyun eğiyorum ben. "işe yaramazsa yok olur!" kanunu. Bugüne kadar katlettiğim insanlar için üzülmüyor oluşum, sattığım uyuşturucularla komaya gireceklerin uykumu kaçırmıyor oluşu...
Yok olmam için fazlasıyla geçerli nedenler...
Ben kötü bir insanım. Üstelik farkındayım ve bu beni daha da kötü yapar!
Sonunda bir evim oluyordu. İlk defa! Kendi paramla aldığım ve döşediğim. Annem görse gurur duyardı. Tabii, bir aile kurmayacaktım içinde. Ama yine de ev evdir, diye düşündüm. İşte koltuklar, yataklar, dolaplar. Televizyon bile var. Kapıdan giriyor hepsi. Bir müzik seti, bir fırın. Sandalyeler. Her şey. Evim var! Ne güzel! İçinde kendimi öldürebileceğim bir evim var. Hayat bu işte! Sırf kendi evinde ölebilmek için, emekli olana kadar yıllarca çalışanların hissettiklerini anlıyordum. Sahibi olduğu bir evde ölmek tek amacıydı, para için çalışan insanın. Ne mutluluk!
Umarım bir gün, Anita da bu evde ölür. Umarım, evin çalışanları da bu çatı altında ölürler. Umarım, sarı ev aile mezarlığımız olur!
Annem, babam ve ben arabadan inmemiş, bekliyorduk. Sohbet ediyorlardı her zamanki gibi. Hayattan, arkadaşlarından, tatilde gidilecek yerlerden bahsediyorlardı. Annem ile babam. Gülüyorlardı bazen. On beş yaşında doktor olmaya karar vermiş, başarılı ve yetenekli bir çocukları vardı arka koltukta oturan, buğulu camdan dışarıyı seyrederken hiçbir şey duymayan... Aramızda belki sadece kırk santimlik bir mesafe vardı ama ben, ailemin arabasında kendimi bagajdaki çekme halatı gibi hissediyordum...
Sorarlarsa, "Ne iş yaptın bu dünyada?" diye, rahatça verebilirim yanıtını:
"Yalnız kaldım. Kalabildim! Altı milyarın arasına doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından ... "
Ve nefesimi tuttum. En derine, en dibe inebilmek için. Bıraktım kendimi hayat okyanusuna. Beni dibe çeken zihnimin ağırlığıydı. Ve dibe daha çok vardı. Ama gidiyordum. Yavaş yavaş. Ayaklarına beton dökülmüş bir mafya kurbanı gibi... En derine. Dünya yuvarlak. Hayat da öyle. En derini aynı zamanda da en yükseğidir hayatın. Nereden baktığına bağlı. Nerede doğduğuna. Doğduğun yerden ne kadar uzaklaştığına bağlı. Elindeki şişede ne kadar hayat kaldığına bağlı...