Mektup..Mektup da ne mektup.
Bir yavrucağın cesedi başında, intihar kararı almış bir kadının, kendinden bir haber olan bir adama ilk ve son mektubu.
Kitabı okuyan hemen hemen herkesin aklından geçecek iki soru kesinlikle şunlar olmalı;
1. Bu kadının hiç mi gururu yok?
2. Bu adamın hiç mi sadakati yok?
Ve bu iki sorunun cevabı da "Kesinlikle yok!" olmalı.
Küçük bir kız çocuğu iken uzaktan tanıdığı bir yazara önüne geçilemez bir tutkuyla bağlanıyor kadın. Seviyor onu. Gerçekten hiç bir beklentisi olmadan, katıksız ve çıkarsızca seviyor. Kimileri buna takıntı diyor ancak ben buna katılmıyorum. Çünkü hiç bir takıntı bu kadar itaatkâr, bu kadar sakince ve sabırla devam etmez. Oysa karşımızdaki hiç bir zorlamaya, hiç bir hayince plana başvurmayan ancak sevdiği insana uzanma imkanı olduğunda hiç düşünmeden koşarak ateşe atlayan bir kadın. "Gel" denilmeden gitmeyen ancak o tek sözcüğe her an muhtaç olan bir kadın. Hayatını bir insana böylesine adamak mantıklı bir hareket değil, kesinlikle. Üstelik sevdiği adamın da kadınlarla münasebetinin, çiçeklerden bal toplayan arı misali olduğunu düşününce, bu aşka ömür vermek oldukça mantıksız. Ancak sevgi denen duygunun böyle yoğun ve diğer duygulardan (gurur, öfke,öz saygı vs.) arınmış şekilde yaşanması mantığı da devre dışı bırakıyor sanırım. Yanlış olduğunu bilse bile peşinden gidiyor o yüzden.
Hayatlarının sadece bir kaç noktasında karşılaşmalarını iki taraf da çok farklı şekilde algılıyor. Kadın, ömrünün unutulmaz anları sayarken, adam her seferinde kadını zerre tanımayacak kadar umursamaz davranıyor. Onunla ilgili her detayı unutuyor. Buna rağmen kadın ona hiç sitem etmiyor, kendini tanıtmak için zorlamıyor. Öyle ki, çocuğu olduğunda bile ona ulaşmıyor. Zaten kendini en ufak bir şekilde tanımayan birine ne söyleyebilir