"Ben yazı yazmaya, hiçbir şey yazamayacağımı anlatmak için birtakım betikler yazarak başladım; diyecek, ya da yazacak bir şeyim olduğu vakit, en çok bu benim için imkansız oluyordu. Hiçbir zaman bir düşüncem olmadı benim. Yetmişer sayfalık iki küçük betiğim hep o her türlü düşünceden uzak, o büyük, o yerleşmiş, o yöresel yokluk, hiçbir şeysizlik etrafında döner durur. Ombilic des Limbes ile Le pèse-neris'dir bunlar.
Hep böyle kopuk, düzensiz, korkunç bir duyguyla yazıp çizdim ben: evet ile hayır, kara ile ak, doğru ile yanlış. Diyeceğim: Bu birbirine karşıt şeyler benim gibi bir adamın, zavallı Bay Antonin Artaud'nun o garip anlatımı içinde birleştiler.
Kimliğimde yazılı olduğu gibi, ben, 1896'da, 3 ile 4 Eylül gecesi Marsilya'da dünyaya geldiğimi hiç hatırlamıyorum, ama buna karşılık bambaşka bir yerde, bir uzayla hiçbir zaman olmamış korkunç yaman bir dünya arasında, öyle bir yerde çetin bir soruyu tartışırken dünyaya geldiğimi hatırlıyorum.
Benim, o uğursuz, korkunç, kaba dediğim yeryüzü, bu yeryüzü hayatıydı.
Gelip geçici bir şey değildir ölüm. Hiçbir zaman var olmamış bir şeydir o. Yaşamak zorsa, ölümün gittikçe imkansız, etkisiz olmasındandır. Yeryüzündeki hayatımı düşündüğüm zaman, en azından dört kez gerçekten, bedenen, öldüğümü hatırlıyorum: Birinde Meksika'da, en son olarak da elektrik şoku korkuları altında Rodez tımarhanesinde.
Her seferinde vücudumdan koptuğumu, uzayda dolaştığımı duydum; ama asıl vücudumun öyle çok uzaklarında da değildim. İnsan öyle kolay kolay tam kopamıyor. Sonra, gerçekten, insan vücudunu bırakamıyor da.
Kötü bir taraftan ölünüyor hem, ölümde tutulacak bir yol değil bu.
Ben, yalnız yaşarken tutulacak yola inanıyorum. Ölülerin de salt buna inandıklarını sanıyorum. Öte yandan hem onlar bunu artık hiçbir zaman tartışamayacaklar