Aşk, önceleri harekete geçiren bir güç, bizi yaşamda daima ileriye götüreceğine güvendiğimiz bir kuvvet olarak algılanmıştı. Fakat günümüzdeki büyük değişiklikler, harekete geçirici gücün kendisini sorgulamamız gerektiğini göstermektedir. Aşk artık kendine sorun olmuştur.
Geçmişte kendimizi yönlendirdiğimiz eski mitler ve simgeler yok artık; kaygı kol gezmekte ve biz, birbirimize sıkıca sarılıp, hissettiklerimizin aşk olduğuna kendimizi ikna etmeye çalışıyoruz. İrademizi kullanmıyoruz çünkü bir şeyi veya kişiyi seçersek diğerini kaybedeceğimizden korkuyoruz ve kendimizi şansımızı deneyemeyecek kadar güvensiz hissediyoruz.
İçinde bulunduğumuz kültürde, insanlar düşüncelere daldıkları zamanlarda yani zihin gezinmesi esnasında diğer faaliyetlerin hemen hepsine kıyasla kendilerini daha az mutlu hissettiklerini bildirmişler. Örneğin ev işi
yapmak bile daha yüksek mutluluk düzeyleriyle ilişkilendirilmiş.
"Gezinen zihnin mutsuz bir zihin olduğu" sonucuna varmış Dan ve Matthew.
“Şu an yaptığınız gibi kitap okurken tek tek sözcüklere ve cümlelere odaklanıyorsunuz elbette, ama zihninizin ufak bir bölümü gezinme halinde oluyor hep. Bu sözcüklerin kendi hayatınızla ilişkisini düşünüyorsunuz. Bu cümlelerin önceki bölümlerde söylediklerimle ilişkisini düşünüyorsunuz. Şimdi ne söyleyebileceğimi düşünüyorsunuz. Söylediklerim çelişkilerle mi dolu, yoksa en sonunda her şey birbirine bağlanacak mı diye düşünüyorsunuz. Birdenbire bir çocukluk hatırası ya da geçen hafta televizyonda gördüğünüz bir şey geliyor aklınıza. "Ana temayı: anlamak için kitabın farklı parçalarını bir araya getiriyorsunuz," diyor Jonathan. Kusurlu bir okuma değil bu. Okumak bu zaten. Şu an zihninizin bir parça gezinmesine izin vermezseniz bu kitabı size anlamIı gelecek şekilde okuyamazsınız. Bir kitabı anlayabilmeniz için zihninizin yeterli gezinme alanına sahip olması şart.