Zil çaldı. Gün başladı. Bütün bu düşünceler ne ölecek
ne yok olup gidecek, yalnızca gün ışığıyla örtülecek; tıpkı
görünen nesnelerin geceleri ölmemesi, gecenin karanlığıyla
örtülmesi gibi. Kafamda hafif, dalgalanan bir sis. Sisin içinde
uzun, camdan masalar; ağır ağır, ses çıkarmadan, çenelerini
eşzamanlı oynatan küre kafalar. Uzaktan, sisin içinden metronam tıklamaları geliyor ve bu alışageldik, okşayıcı müzik
eşliğinde bir makine gibi, herkesle birlikte elliye kadar sayıyorum: Her lokma için kanunla belirlenmiş elli adet çene
hareketi. Derken mekanik uyumu hiç bozmadan aşağıya iniyor, adımı mesai bitiş listesine kaydediyorum, diğer herkes
gibi. Ama duygularım başka: Herkesten yalıtık yaşıyorum,
tek başıma, yumuşak ama sesleri boğan bir duvarla çevrelenmiş durumdayım; bu duvarın berisi, benim dünyam ...
Öte yandan şu var: Madem bu dünya yalnızca benim,
bütün bu kayıtlarda işi ne? Neden şu saçma "rüyalar", gardıroplar, uçsuz bucaksız koridorlar burada? Esefle fark ediyorum ki, benden Tek Devlet'e adanmış ölçülü, sağlam bir
matematiksel şiir yerine bir fantastik macera romanı çıkıyor. Ah, keşke bu yalnızca bir roman olsaydı da böyle iksler,
v'-1 'ler, düşüşlerle dolu yeni yaşamım olmasaydı..