Pencereler;
evlerin gözü,
odaların nefesi,
yalnız ömürlerin dünyaya uzanan köprüsü,
yalnızlığın sokağa sarkan dallarıdır.
.
Duvarların dışarıya açılan merakı,
içeride kalanların ufka uzanan eli,
sıcak yuvaların sokağa vuran kalbidir.
Yağmur ilk onlara vurur,
karı ilk onlar karşılar,
rüzgârın getirdiği haberleri
perdelerin kulağına onlar fısıldar.
.
Sabahları ilk ışığı onlar görür,
güneşi ilk onlar kucaklar,
soğuğu ilk onlar göğsünde yumuşatır,
tap taze bir umudu buyur eder içeri,
akşamları ise son karanlığı.
Bazı pencerelerde beklemek oturur.
Yıllardır dönmeyen bir evladın yolu,
sevgiliden gelmeyen bir mektubun ümidi,
çalmayan bir telefonun sessizliği…
.
Bazı pencereler,
gözleri yollarda kalan insanların
umut nöbetidir.
Ne hayvanat bahçelerinde(!), ne de kafeslerde özgürlük var,
İnsanlar özgürlüğe sadece kendileri için inanıyorlar.
-Kafeslerdeki, hayvanat bahçelerindeki hayvanların hissiyatını anlamıyorlar.-
Onlar bizi hiç hak etmiyor, hak etmiyor efendimiz.
Ruhunu bir hırsa rehin bırakanlar,
Gökkuşağını tek renge boyamak istedi.
“Beterin beteri var” diye diye
alıştırdı insanları karanlığa.
Bir süre sonra
alışmak denen o görünmez zehir,
damar damar yayıldı hayatlara.
Yaraya merhem aramak yerine
yarıştılar acıyı normal saymakla.
Herkes kendi kuyusunun dibinde
başkasının ışığını söndürmeyi bekledi.
Sesini çıkaranı meczup saydı kalabalık,
sustukça büyüdü içimizdeki boşluk.
Çölün ortasında,
herkes kendi serabını alkışladı.
Kendi konforuna zırh ören cüceler,
Adına sabır dediler bu kör teslimiyetin,
oysa derin bir uyuşmaydı çoğu zaman.
(Şükür,
güzel bir erdemdi elbet,
ama düşüncenin yerine konunca yaraya dönüştü.)
Gözlerini yalnız kendi kapısına dikenler
sokağın yangınını görmezden geldi yıllarca.
“Bana dokunmayan yılan” masallarıyla büyüyüp
zehir evlerine sızınca şaşırdılar.
Merhamet vitrinlerde sergilenen bir süs oldu,