Eşyayı geçtim biz sevdiğimiz kişiye bile sahip olmak istiyoruz. Bir bebeği sahip olmaya programlarsan yaşamanın başka türlüsünü bilmediği için birini sevdiğinde de ona bir eşya gibi bakmaya başlar.
Kendi kabuğunu kıramamış, kendini tamamlama yolculuğuna çıkamamış her insan kendine atılan yemlerle bir kafesin içinde beslenen kuşa benziyor. Gökyüzünü, özgürlüğü birkaç kanat çırpma mesafesi kadar sanıyor. Halbuki bütün dünya insanlar için, bütün insanlar birbirleri için varlar...
İnsan çevre tarafından koşullandırılma kafesini kırıp gerçeği keşfetmeye çalışmazsa çevresinin ürünü olmaktan kurtulamaz. Davranışlarımız da gerçek oldukları için değil topluma uyumlu oldukları için yapılır.
Dediğin gibi inanmak diye bir şey yok aslında. Bilmek var. Görmek var. Tanımak var. Öğrenmek var. Anlamak ve emin olmak var. İnsan bildiği ve emin olduğu şeye güven duyar, ondan korkmaz. Korkunun temelinde ise belirsizlik ve bilgisizlik var. İnsan bilmediğinden korkuyor, bilmediğine nefret duyuyor. Korktuğu şeyi de sevemiyor. Sever gibi görünmek zorunda kalır bazen, çünkü sürünün dışında olmak istemez. Çünkü yanlış da olsa sürüye dahil olmak insanı güvende hissetirir.
Hayatın içinde hıza kapılıp akmaya başlayınca ve özgürlüklerimizin sınırlarını alabildiğine genişlettikçe kaybetmeye başladık saflığı... Özgürleştikçe yalanı, ihaneti, hadsizliği, ölesiye rekabeti, öldüresiye yarışmayı öğrendik. Bütün bunları kişisel özgürlüklerimiz, serbest rekabet hakkımızla yaptık üstelik. Başarının formülü olarak kabul ettik, benimsedik hepsini. Başarılı olmak, sevilmek ve onaylanmak istiyorsak sahip olduğumuz bilgiyle, kültürle, yeteneklerimizle ve özgürlüklerimizle başkalarının üzerinden silindir gibi geçme hakkını bulduk kendimizde.