Zaman, geride kalan bir şey değildir; kentin içinde yaşamaya devam eder. Geçmiş, bitmiş ya da aşılmış değildir; sokaklarda, yapılarda, alışkanlıklarda şimdiyle birlikte var olur. Bu yüzden kentler sürekli “yenileniyor” gibi görünse bile aslında katman katman birikmiş zamandan oluşur. Okurken biz bir kente baktığında bugünü değil, birikmiş zamanı görürüz.
Bir süredir Italo Calvino ile yolculuk ediyoruz ve anlıyorum ki Calvino’nun kentleri bende birer mekân olarak kalmadı, birer iz hâline geldi. Bir sokak, bir boşluk, bir yapı; hepsi hatırladığım bir duygunun yerine geçti. Okudukça geçmişe dönmedim, aksine içimde eksik kalan yerlere yaklaştım. Bu metni bitirdiğimde bir kenti kapatmış olmadım; yalnızca başka bir hafıza katmanını açtım. Burada anlatılanlar değil, bende kalanlar kayda geçti. Cümleler bitti; etkileri bitmedi.
“Anlattığım her kentte, aslında tek bir kent vardır.” Italo Calvino, Görünmez Kentler
Marco Polo’nun anlattığı kentler çoğul ama özünde tek. Bu, anlatının doğasına dair felsefi bir sorgudur. İnsan, farklı kelimelerle hep aynı eksikliği anlatır.
Kubilay Han dinler; hiçbir zaman tam olarak anlayamaz. Bu diyalog, insanın anlama arzusuyla anlayamama kaderi arasındaki gerilimi temsil eder. Kentler anlatılır; fakat asla bütünüyle kavranmaz mı?