Cennetin Kökleri’ni bitirdiğimde bende kalan duygu şu oldu: Bu roman “doğayı sevmek” gibi basit bir yerden başlamıyor; insanın kendini kurtarma çabasını doğaya yükleyerek büyüyor. Hikâyenin merkezindeki saplantı—korumak, direnmek, inatla “bir şeyi” ayakta tutmak—giderek ahlaki bir çağrıya dönüşüyor. Ben okurken, fil metaforu üzerinden anlatılan şeyin yalnızca bir türün yok oluşu olmadığını düşündüm: Roman, insanın kendi içindeki merhameti, anlam ihtiyacını ve suçluluk duygusunu da aynı yok oluş hattına bağlıyor. Bu yüzden metin bana “çevreci” bir roman olmaktan çok, insanın yıkıcılığına karşı vicdanın son sığınağını arayan bir roman gibi geldi.
Gary’nin asıl başarısı, kahramanlık duygusunu parlatmadan; idealizmin hem yüce hem de tehlikeli tarafını göstermesi. Mücadele büyüdükçe, ben de şunu sorguladım: Bir şeyi korumaya çalışırken, onu gerçekten mi koruyoruz, yoksa kendi iç boşluğumuzu mu? Roman bu soruyu cevaplamıyor; okurun içine bırakıyor. Üstelik anlatının enerjisi, “iyi niyet”in romantikliğine yaslanmıyor—tam tersine, iyi niyetin bedelini, yalnızlığını ve bazen körlüğünü de açıkça hissettiriyor. Bu iki yönlülük (umut ve yıpranma), kitabı bende kalıcı yapan şey oldu: Kökleri cennete değil, insanın vicdanına uzanan; o vicdan sarsıldıkça daha da derinleşen bir metin.