, doğrudan bir iman meselesidir. Bütün yeryüzünü kendisi için vatan (mescit) ve bütün insanları kul telakki eden birisi için sonradan konulmuş dikenli tellerin sözü mü olur?
Sokrat ölüme mahkûm edildiğinde: “Sizin suçsuz yere mahkûm edilmenize üzülüyorum” diyen dostlarından birine: “Peki, suçlu olarak mahkûm edilseydim daha mı iyi olurdu?” derken, acaba işlemiş olduğu “suçun tadını” çıkartmıyor muydu?
Maraş’ın dilencileri, doğrusu, Ahmet Haşim’in tasvir ettiklerine benzerdi. O, bir yazısında bizim dilencilerimizi şöyle anlatıyor: “Doğu estetiğine göre dilencinin gözü olmamalı; göz yerinde patlamış iki beyaz zar olacak ve onlardan parçalanmış yanaklara doğru bir takım kanlı et parçaları sarkacak! Dilencinin ağzı ve dişleri olmamalı: Ağız yerinde dipsiz bir uçurumun karanlıkları sırıtacak ve dişler, etlere gelişigüzel saplanmış birtakım kemik parçaları olacak! El ve ayak yerinde demir çengeller şıngırdayacak veyahut karışık tahtalar takırdayacak! Dilenci için kıyafet: Yazın onu buram buram terletecek yağlı, paramparça kalın bir hırka; kışın ise, içinde titreyeceği her tarafı delik deşik siyah bir paçavra gömlek! Ağustos güneşi altında kanı ter halinde, damla damla toprağa akmayan ve kış poyrazlarında donmak üzere olmayan bir dilenciye sadaka verilir mi hiç?” (Frankfurt Seyahatnamesi: “Dilenci Estetiği” başlıklı yazı).
Şatolarım yıkıldı.. Sırça köşküm yıkıldı. O anda anladım: bu adam basit bir dilenci değildi. Basit bir dilenci, sadece onursuzdur. Bu ise hem onursuzdu, hem ahlâksız. O ana kadar, dilenciliği de, ben bir tür meslek diye düşünmüştüm. Şimdi birdenbire fark ettim ki, dilencilik bir meslek olamazdı. Çünkü üretici bir faaliyet olmadığı gibi, hiçbir üretime herhangi bir katkısı da söz konusu değildi.