Ona öyle geliyordu ki yazı ne kadar samimi olursa olsun laf kadar katî ve canlı değildi. İnsan konuşurken daha samimi olmasa bile daha ümitleri söndürmez, yahut da dinleyenin haletiruhiyesine göre söylenen sözlerin mahiyeti değişirdi. Yazıdan genç kızın bir korkusu vardı. Laf uçar giderdi. Fakat yazımn en fenasının bile bir uzun zaman kalışı vardı ki...
Sonraları Fahri kendi teşebbüsleriyle onu birçok defalar gördü. Kızın her şeyi ağır ağır içine işliyordu. Onda bir şevgilileşiyor. Bu kızda her şey ağır ağır kusursuzlaşıyordu. Bir gün artık o hale geldi ki onsuz her şey yalnız her şeydir. Artık ne masallar masaldır. Ne hikâyeler hikâye bir dünya dünya düşünelim ki hiçbir şairi yoktur öyle bir memleket düşünelim ki müzik yasak edilmiştir ve meyhanelerin şarabı sirkeleşmiştir
Yahudice bilirdim. Sinemaya davet ederdim. Çogu gelirdi. Sinemada omuzuma başını kordu. Kabak çekirdekleri yerdik. Kızın biraz kirli saçlarından burnuma bir fakir mahalle kokusu gelirdi. İspanyolca konuşur, izmirlice gülerdik. Sonra götürür, hâlâ bir çarşı gibi uğuldayan, küçücük dar sokaklara taşmış insan kalabalığının içinden geçip kızı evine bırakırdım. Ama mesut olduğumu, eğlendiğimi bir küçük sarı, kıvrak, Şen Yahudi kızı ile kabak çekirdeği yiyerek mesut olduğunu hisseden adam bu dünya yüzünde belki çok azdır ama vardır. Laf Yahudi kızına gelince biraz coşarım; kusura bakmayın...
Bilmezsiniz bu havanın kıymetini siz!.. Allahım! Nedir bu nefes almak biliyor musunuz? Müthiş tatlı bir şey! Hani kana kana su içersin, bazen susuzluktan yandığın zaman ya! Bayılırsın! O su ne tatlı şeydir! İşte hava da öyle... Sudan bin kere tatlı! Zanaata ilk başlarken sudan çıkıp da kafandan kafalığı çıkardılar mı, dünya varmış sanırsın. Bir neşelenirsin! İki tane yirmi dokuzluk bu neşeyi vermez.