İnsan bir zamanlar yüzlere bakarak inanırdı, şimdi yalnızca izlere tutunuyor; bir ses, bir bakış, bir cümle, varlık yerine geçiyor ve biz bir insana değil, bir yansımaya temas ettiğimizi çoğu zaman fark etmiyoruz. En büyük kırılma aldatılmak değil, gerçekliğin yer değiştirmesidir; biriyle karşılaştığımızı sanırken bir temsille konuşur, bir ruha dokunduğumuzu düşünürken bir kurguya anlam yükleriz. Bu yüzden acı kalpte değil, algıda başlar; insanlar terk edilmez, yanıltılır. Yalnızlık, “bir şey var” hissiyle “hiçbir şey yok” gerçeği arasındaki o belirsiz boşlukta büyür ve insan, orada kendi ihtiyacından bir figür yaratır. Bu bir duygu meselesi değil, bir inanç meselesidir; çünkü inanmaya aç kalan zihin, önüne çıkan her silueti hakikat sanır. En korkutucu olan da budur: olmayan şeylerin içimizde olan yaralar açabilmesi. Belki de bu yüzden bizi en çok “gerçek değildi” cümlesi sarsar;Çünkü kaybettiğimiz bir kişi değil, dokunduğumuzu sandığımız hakikattir; ve insan, bir hayalin değil, kendi inancının enkazında kalır.