Hayat, yüzünde açan bir tebessümü soldurmak için an kollardı. Bir gülüş bin felakete sebep olurdu. Azıcık bir mutluluğu çok görürdü bize. Elinde paslı bir bıçakla sabırla bekler dururdu seni vurmak için. Kendini en özgür, mutlu ve işte şimdi her şey yolunda dediğin o anda o bıçağın acısını sırtında hissederdin ama delip geçtiği yer kalbin olurdu.
Başta zor gelir. Alışamazsın, bu acıya. “Neden?” diye sorar durursun kendine. Neden şimdi? Neden bugün? Bir sürü sayabileceğim nice soru daha beraberinde gelirdi acıyla birlikte.
Geriye kalansa, yıkık dökük sadece enkazdan ibaret olan bir yaralı kadın kalırdı. Sabırla beklerdi o kadın. Birisi düştüğüm yerden tutup kaldırsın beni diye. Bu sefer yanlış olmadığımı ve hayat her hançerini kalbime sapladığında o yarayı saran birisi olsun isterdi yanında.
Yarası yarasına denk olmasa bile şefkati, merhameti isterdi.
Ne o yarayı saran ne de düştüğü yerden kalkmasına yardımcı olabilecek bir el uzanırdı.
Tek başına o enkazdan çıkmak zorunda kalırdın. Her şeye rağmen gülümsemeye, acıyla bağışıklık kurmaya ve alışmaya çalışırdın.
Zamanla öyle bir hal alırdı ki bu, mutlu olmaya, gülümsemeye korkak, çekinir hale gelirdin. “Acaba” derdin içten içe.
Acaba bu sefer bir gülüşe, mutluluğa kaç ömür öğüteceğim? Daha kaç acıyı bir gülüşe sığdıracağım ve daha kaç mutluluk için, gelip geçici anlar için gülümsemeye korka hale geleceğim?