Einstein göreliliği anlamanın en kolay yolunun, aşkla acı arasındaki farkı düşünmekten geçtiğini söylemiş "Güzel bir kadının yanında geçirdiğiniz bir saat size bir saniye gibi gelir; kızgın korların üstüne oturduğunuzdaysa bir saniye bir saat gibidir." O zamanlar benim her ânım kor gibiydi. Daha iyi hissetmek dışında gerçekten arzuladığım tek şey zamanın daha hızlı akmasıydı. Saatin 9 yerine 10'u göstermesini, sabahların öğleden sonraya dönmesini, Eylül'ün 22'sinden 23'üne atlamayı istiyordum. Aydınlığın karanlığa, karanlığın aydınlığa dönüşmesini. Odamdaki dünya küresi hälä duruyordu. Bazen yanında öylece dikilir, küreyi çevirir ve dünyayı sonraki milenyuma dek ileri sardığımı hayal ederdim.
Bazı insanlar kafayı paraya takar ya, ben de zamana takmıştım. Sahip olduğum tek silahtı. Sterlinleri, penileri biriktirir gibi saatleri, dakikaları biriktiriyordum. Biriktirdiğim anlar, kaygılarımın azgın sularının ortasında şamandıra misali yükselip umut verirdi bana. Bugün 3 Ekim, o günden beri yirmi iki gün geçti.
Zaman aktıkça, hayatta kalmayı başarmış ve hâlâ kimseyi bir şapkayla karıştırmamışken, bunu atlatabileceğime dair inancım kuvvetleniyordu. Tabii her zaman değil. Günleri Jenga tahtaları gibi üst üste dizip ilerleme kaydettiğimi sanırken, bir anda beş saatlik bir panik atak veya kıyamet karanlığında geçen koca bir gün araya girip Jenga günlerini yerle bir ediyordu.