Soner Atabek

Soner Atabek
@SonerAtabek
TOPARLANDIM DEVAM ETTİM HER ŞEYE RAĞMEN Yine de inşa edin UMUTLA BAK Asla Düşünme! adlı eserlerin yazarıyım.
Çevre katliamı
                   ÇEVRE KATLİAMI Değerli okurlarım, Şehirlerde yeşil alanlar,Ege’de zeytinlikler, Karadeniz’de dere yatakları Artvin’de ve farklı şehirlerde maden ve Hes’ler yabancı şirketlerin kalkınmasına kurban edilirken, Batı’da orman yangınları her yaz bizi yasa boğarken, güneyde meralar hızla çölleşirken, tarım arazileri bir bir yok olurken, ovalarımız yabancılara satılırken, bu yüzyılın sonunda ortalama ısının 5 derece artacağı, denizlerin 1 metre yükseleceği hesaplanırken,  ‘’benim derdim dert midir senin derdin yanında ‘’şarkısını bir kenara bırakıp asıl bu konulara dertlenmemiz lazım. Güneş ve rüzgârdan enerji ihtiyacının tamamını karşılayabilecek bir ülke olmamıza rağmen her yıl binlerce insanın ölümüne, milyarlarca doların ziyanına sebep olan termik santrallerde ısrar eden ulusal enerji politikasını dert etmemiz gerekiyor. Kıyılarda , köylerde, şehirlerde, sokaklarda çevreyi ve insan sağlığını tehdit eden çöp yığınları yükselirken , kendi evimizin içi gibi sokakları ve ülkemizin her noktasını temiz tutmamız gerektiğini ve bunu çocuklarımıza aşılamamız gerektiğini dert etmemiz gerekiyor. Çevre konusunda bu saydıklarımın hiç birini dert etmiyoruz. Çevreyi yabancı şirketleri kalkındırmaya kurban ediyor, orman yangını ve çölleşmeyi safsatalarla açıklıyor, önümüzdeki dönem için 20 yeni termik santral planlayıp Avrupa’nın bir numaralı çöp ithalatçısı olmayı içimize sindiriyoruz. Neden çevreyi dert etmiyoruz? Ekonomik, gidişat istihdam, geçim sıkıntısı, işsizlik, enflasyon gibi ağır sorunlarımız varken çevreye kimse bakmıyor. Eğitim, sağlık, toplumsal kamplaşma, yolsuzluklar ve yaşam kalitesini etkileyen trafik ve ulaşım sorunları, mülteci meselesi, varken birde çevreyi düşünemeyiz diyebilirsiniz fakat çevreyi düzeltmeden bu sorunları
Çevre Ahlakı
Reklam
MODERN PUTLAR
Modern Putlar Dünya hengâmesinin bir neticesi de modern Putlar inşa etmektir. Maalesef ki bu putlara ilgi hiç azalmıyor, hatta giderek çoğalıyor. Bir araba sahibi olmanın, bir ev sahibi olmanın peşinden aylarca, hatta senelerce koşuyoruz. Sadece ev ve arabamı? Süpürgeden, çantaya, gömlekten, ayakkabıya, koltuk takımından, avizeye ;Vademiz dolduğunda, bizden daha hızlı biçimde evimizi terk edip başkasının olacak mallar, mobilyalar, içimizi kemiriyor. Onda var, bende de olsun. Ama dinlediği sohbet programında, konuğun ağzından çıkan "Mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi mal da yalan mülk de yalan al biraz da sen oyalan" dizlerine hayran kalıyoruz, beğenip paylaşıyoruz. Ah diyoruz, işte hayat! Halbuki biz bunun böyle olduğunu bilmiyor muyuz? Oturduğumuz ev, daha önce kimindi, ya bindiğimiz araba, sıfır olsa dahi kimlerin elinden geçti? İş yerinde ki masamız, makamımız, unvanımız daha evvel kimleri misafir etti? Bu gelip geçicilik, bu sürekli gidecek olma hali ; şimdiye kadar bize hiç el sallamadı mı? İşaret etmedi mi? Başı döner dönmez hastahaneye koşan insanlar değilmiyiz biz? Burnu kanayınca, aman doktor bey neyim var benim diye soran, aman canıma bişey olmasın, ölmeyeyim! Dileğimiz bu yönde ama vade tarihimize dair elimizde bir belge, bir bilgi yok. O belge ve bilgi sadece puta dönüştürdüğümüz eşyalarda var. Son kullanma tarihi, garanti belgesi, değişim süresi, kampanya bilgisi, teslimat belgesi.... İnsan dört bir yanını putlarla, çevirdiği için, hakikati göremiyor, sonra da ben neden mutsuzum, neden hiç bir şeyden zevk almıyorum diye yakınıp, ağlıyor. Hakikati anlaman için önce putlara tapmayı bırakmak lazım. #SonerAtabek #Yazar
Düşünce
Neden Yazıyorsun?
Neden Yazıyorsun? Cevaplandırılamaz sandığım sorular vardır. Bunlardan biri de yazarlara sorulur : Niçin yazıyorsunuz? Bugün bir grup arkadaşla otururken masamıza yeni biri eklendi, orada arkadaşlardan biri yeni kitabım hakkında soru sorarken, masamıza katılan ilk defa gördüğüm arkadaş bana ; Yazarlığın - Türkiye’de - insanı geçindirebilecek bir meslek olmadığı ortada. Öyle olduğu halde niçin yazıyorsunuz? diye sordu. O anda sigara ağzımda fosur fosur içiyordum ve ben o soruyu soranın yerinde olsaydım, niçin sigara içiyorsunuz diye sorardım. O an Yazarlığın elimdeki sigara gibi bir şey olduğunu söyledim. Önce özenmiş, heves etmiş, şeytan dürtmüş. Sonra da alışmış :bırakamıyor. Arada bir, aksırır, tıksırır, göysü daralır, lanet okur. Ama, genelde memnun :Bir romanını, bir hikayesini, bir şiirini beğenen - hatta, bazen olur, öven, ya da alkışlayan bir avuç insan ona yetiyor. Bende isterim, Avrupalı, Amerikalı meslektaşlarım gibi, tutulan bir romanı, on baskı yapan edebiyat kitabı ile ev alabilmeyi ;gezilere çıkmayı, köşeyi dönmeyi. Ama biliyorum bir parçası olduğum ülkemin sosyo ekonomik, sosyo politik, ekonomi politik gerçeklerini : Politikadan paçasını, yani beynini kurtarıp da edebiyat diye bir şey olduğunu fark edenlerin - elli milyonda - elli bin kişiyi bile bulamadığını, onların da "görev fedaisi" eleştirmenlerce, bölük bölük, tecrit kamplarına kapatıldığını biliyorum. Kitap ve baskı fiyatlarını biliyorum, ikinci kitabım Her şeye rağmen 'i bastırmak için çektiğim krediyi hala ödüyorum. Üçüncü kitabımı bastırmak için ne kadar borçlandığımı söylemiyorum bile. Kısacası, ona ödenen yüzdelerle, olsa olsa, İspanya' da şatolar kurabileceğimi, ama bir başka işe koşturmazsam, ev kirasını bile ödeyemeyeceğimi biliyorum. Belki, ne yapıp edip sigarama para bulabilen bir içici
1000Kitap
sizin eseriniz
 SİZİN ESERİNİZ 4 Eylül 2023 Pazartesi günü başlayan 2023-2024 eğitim öğretim yılı hayırlı uğurlu olsun. Değerli okurlarım; 2002 yılından beri Türkiye'de eğitim sistemi, 16. Kez değiştirildi. Beceriksiz eğitimciler tarafından yazılan genellikle sıkıcı, miladı dolmuş bilgilerle dolu ders kitapları okutuluyor. Bu ders kitapları, çocuklarda bilgi arzusu uyandırmıyor, duygu ve düşünceleri geliştirmiyor. Aksine, çoğu zaman kitaplara ve özgür düşünceye olan her türlü ilgi yok ediliyor. Peki ya sonra, okulu bitirince neler oluyor? Milyonlar kendi kaderiyle baş başa kalıyor. Bu insanların ilgisini çekecek kitaplar yazılmaz. Konuşmalar da yapılmaz. Edebiyat, tiyatro, bilim, sergiler, konserler ve konferanslar onlara yönelik değildir. Geçmiş tarihlerde olduğu gibi günümüzde de okumuş insanlar halk kitlelerini aşağılayarak şöyle söylerler: Salak halk! Her konuda cahildir. Zekâya kulak asmaz. Midesi, cebi ve içkisi dışında ilgisini hiçbir şey çekmez. Sizlere eski Ahit’te geçen Kabil ile Habil hikâyesini hatırlatmak istiyorum. Kabil kardeşi Habil’i öldürdükten sonra Tanrı, Kabil’in vicdanına sorar? Kardeşin Habil nerede? Kabil ise , ‘’Habil’den bana ne? Ben onun bekçisi miyim? diye cevap verir.’’ Bu hikâye halkların hayatında binlerce kez tekrarlanır. Vicdanın sesi kültürlü ağabeylere, aydınlara, halkın okumuş kesimlerine sesleniyorum: Halk kitleleri, sizin küçük kardeşleriniz ruhsal, zihinsel olarak nasıl bir hayat sürdürüyor? Cevabı ise genellikle Kabil’in sözleriyle örtüşmektedir: Bana ne? Kardeşlerimin bekçisi miyim? Kendi işim, dertlerim var. Bana ne’nin karşılığı olarak halk kitleleri, terbiyeden yoksun kalıyor, bu yoksunlukla, ormanları yakıyor, caddeleri kirletiyor, park’lara çöp atıyor, trafiği birbirine katıyor, hak, hukuk, adalet nedir bilmiyor. Değerli
Düşünce
Reklam