Bilseydim ruhumu bu kadar acıtacağını, hayatımı fethetmene izin verir miydim? Herkesin sınırlarını çizdiğim dünyamda, senin bir devlet gibi kurulmana izin verir miydim? Herkesin avaz avaz bağırdıklarını, senin gözlerimin içine bakarak haykırdığın sessizliğine tercih eder miydim?
Ruhumu görmüştü. Bana bakıp ruhumu görmüştü. Ne kadar yara aldığımı, kaç kere ihanete uğradığımı; hepsini görmüştü.
Kusursuz. Ona yakışacak kadar ihtişamlı intikamı, benim yaptığımın onlarca misli ihanetiyle mühürlenmişti artık ikimiz arasında. Ben onu, o trenin vagonunda bir kere bırakmıştım ama o beni binlerce defa yaralamaya doymamıştı.
Yeter, demek istedim halim olsaydı. Biraz gücüm olsaydı. Yeter çek ellerini artık çoktan öldüm ben, demek istedim.
Bu kaçıncı savaştı yenildiğim? Artık kaçırmaya bir adım kalmış aklım ve gitgide benden uzaklaşan mantığımı ele geçirirken karanlık, aklın ve mantığın almadığı bir ıstırabın içindeydim. Yaptığını düşünmemeye çalışarak ileriye doğru yürümek istiyorum. Aklım onda da kalsa, koşarak ondan kaçmak istiyorum. Ölmüş bir kalbin sabırla atmasını bekliyorum. Güneş çoktan batmış ama ben umarsızca gün ışığının yolumu aydınlatmasını bekliyordum. Oysa, karanlık bir kere içine aldığında seni... Mümkünü yok, bırakmıyormuş.
Bütün dünyanın tümünden sıyrılmış, insandan en uzak şey olan, kanı zehirlenmiş, bedeni buz tutmuş, renklerinin bile canı solmus, kalbi ritmini unutmuş bu varlık tarafından paramparça edilmiştim. Beni yüzlerce ve hatta binlerce parçaya bölmüş, ruhumun her bir zerresini benliğimden en uzak kıyılara savurmuştu.
Bana, sadece kendim olmak isterken izin vermediler. Sadece bunu istediğim için bile ezip geçtiler bedenimi. İmkansızlığın değirmeninde öğütülüp heba olan ruhumun kırıntıları, bozuk bir plak gibi kendini sonsuz bir ihanetin tekrarına