Can sıkıntısı öldürmez ama inceden inceye zehirler, huzursuz kılar, hiçbir yere ulaştırmayan bir devinime kurban eder. Işte o zaman insan, yaz sonunda, gördüğü her ışığı güneş sanarak ona doğru koşan ve çevresinde dans ederken yanarak ya da bitkin düşerek ölen pervanelere benzer.
Doğam seyyahlığa hiç yatkın olmadığı halde, yaşamımın bazı noktalarında ben de kendimi öyle huzursuz hissettim ki, acaba yollara düşsem mi demeden edemedim. Böyle hissettiğimde içimde sanki kördüğüm olmuş teller var sanırdım. Bunlar yün değil elektrik telleriydi ve uçları yılanlar gibi kıvrıla dolan birbirlerine değer, kısa devre yapardı. Yola çıkarak, hareket ederek bu düğümün çözülmeye başlayacağını, bana düzgün sarılmış bir yumak bırakacağını umardım.
O yolculuklar harika deneyimlerdi dersem, sana yalan söylemiş olurum. Hepsi gerçek bir cehennem gezisiydi. Huzursuzluğu kendi dünyanda yaşadığın sürece onu dizginlemeyi başarıyorsun ama alışık olduğun çevre ortadan kalktığı anda çıplaklığınla, sorunlarınla, korkularınla yüz yüze kalıyorsun. O zaman dikkatini dağıtmak için oyalanabilme, seni teselli edecek birini bulma ve kaçabilme olanağın kalmıyor.
Kendimizi vakumlu kutularda yaşamaya ne kadar tutsak etsek de, gizem çevremizde ışıl ışıl parlamakta ve yürümemiz gereken yolu bize işaret etmekte. Vasatlık ve grilik diye bir şey yoktur; var olan yalnızca korkumuzdur. Büyümek, heyecanlara açılmak korkusu. Bizi çevreleyenin kafes değil, özgürlük, hava olduğunu keşfetme korkusu. Ve gözlerimizi biraz yukarı çevirdiğimizde göklerin sonsuzluğuyla karşılaşma korkusu.
"Ergenlik çağının hayalleri uçup gittiği zaman kim olduğumuz gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Bu nedenle de kederleniyoruz. Büyümek, insanın kendini ve bu koşulları kabullenmesi anlamına geliyor..."
"Hangi koşulları?"
"Boz bulanık ve vasat olma koşullarını..."
"Peki neden bu koşullara uyum sağlamak zorundayız?"